Yılın En İyi Filmi: Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum

 

Merhaba renkliler! Bir film yorumuyla karşınıza gelmek istedim bu kez, üstelik Eylül ayının da üstünden geçmeye başlamışken arayı uzatmayayım dedim. Kendimi film konusunda yorum yapacak ve sinematografik bakış açısıyla eleştirecek kadar yetkin görmesem de artık bir şekilde bazı şeylere dikkat ettiğimin farkındayım. Çekim, oyunculuk, sahne detayları benim algılarıma girmiş bulunuyor. Bu sebepten çok iddialı bir yapımı anlatmak için kolları sıvadım, geçtim bilgisayar başına. 

Her ne kadar böylesine kalite akan bir filmi kendi acemiliğim ve basitleştirilmiş dilimle anlatacak da olsam, umuyorum ki izlemek isteyenler için bir fikir verebilir etki yaratacaktır. 

I'm Thinking of Ending Things yani nam-ı diğer Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum şu an yılın en iyi filmlerinden olarak anılıyor. Bunun yayınlanacağını gördüğüm sırada henüz en iyilerden olduğunu da bilmeden, konusu ve fragmanı bir şekilde kendine çekmişti hızlı bir şekilde filmi beklemeye almıştım. Yayınlandıktan sonra birkaç yerde izlemeye başlayanlara, öneri sayfalarına denk geldim ve herkes filmin "kafa yakan" olduğunu söylüyordu. Buna kesinlikle katıldığımı da belirteyim. Ama bunlar haricinde; uyku getiren, kasvetli, melankolik, sıkıcı, ne izlediğinin anlaşılmadığını söyleyen kitle de epey çok. Sanıyorum ki film yayınlanır yayınlanmaz bu kitle sebebiyle IMDB puanı oldukça düşük kalmış. 6,9 puan ne arkadaşlar bi' saçmalamayın yahu! Üstelik ilk başta 8,8'ken bu düşüşü kimse beklemiyordur sanırım. 

Filmi anlatmadan önce bunları söylüyorum ki filme karşı ne beklentinizi yükseltin, ne de herkes kötü yorum yapmış salla moduna girin. Sadece izleyin, sonrasını mutlaka konuşuruz zaten. 

İzledikten sonra Instagram'da kısa bir yorumunu paylaştığımda dediğim gibi, filmi olumsuz-sıkıcı ağırlıklı yorumları dikkate alarak izlerseniz evet bitmek bilmez olacaktır. Bir hikaye, olay, aksiyon, hareket beklememelisiniz. Ama filmi anlamak, detaylarda kaybolmak, o durağanlıktan yüzlerce hareket çıkarmak olursa amacınız tadına doyulmayacaktır. Aslında biraz göreceli de demek mümkün. Fakat bu görecelilik dışında şunu diyebiliyorum; ben böyle filmleri hiç sevmedim bugüne kadar. Oysa bu bambaşka! Her kelimesinde, her sahnesinde kayboldum. Pür dikkat izlemek dedikleri tam olarak.

Dilerseniz bu kadar heyecan yarattıktan sonra artık konuyu anlatmaya da başlayayım. Yalnız tek bir uyarım var bundan sonrasında açıklayıcı olmak adına çok fazla spoiler bulunuyor. Dikkat edelim! 

--spoiler uyarısı--

Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum Konusu: 

Jake ve Lucy 6-7 haftalık sevgilidir, Oklahoma'ya Jake'in ailesinin yanına giderler. Fakat hiçbir şey göründüğü gibi değildir. İlk başlarda normal bir ilişki, normal bir yolculuk ve normal bir aile yemeği olarak görülse de sonrasında kesit kesit oluşturulan sahneler, kıyafetlerin değişmesi, mesleklerin değişmesi, diyalogların ve anne ile babanın değişmesi gibi birçok unsur bu hikayenin aslında birçok katmandan geçtiğini gösteriyor. Psikolojik açıdan derine inmek de denebilir. 

Filmin sonuna kadar izleyenlerin bazılarının fark ettiği bu katman olayı ise şu şekilde işleniyor. Aslında Jake karakteri yaşamının son anlarını yaşayan biridir ve Lucy karakteri ise Jake'in hayatından geçen, iz bırakan kadın karakterleri temsil etmektedir. Örneğin; Lucy aslında Louisa iken telefonunun ekranına Lucy çağrısı gelir, ardından televizyon ekranında yaşlı Jake'in izlediği Yvonne karakteri yine çağrı olarak yansır. Tahmin edilebilir olan şey; burada tasvir edilen o kadın her kimse bir şekilde Jake ile tanışmıştır. Ve Jake son anlarında -filmin sonunda göreceksiniz- film şeridi gibi hayatını düşünürken evlendiği kadınla benzetilen dans sahnesi de onun hayalinde bu anları tekrar tekrar yaşadığını gösterecektir bize. 

Lucy'nin diyalogları bile aslında Jake'in beyninde kendi kurgusunda ve hatırladığı gibi oluşmaktadır. Başlangıçta bulunan Lucy'nin söylediği (kameralara bakarak, vurgulanmak isteyerek) şiir Jake'in yaşam özetidir. Yalnız bir ev, kimsenin beklemediği bir eş... Tahminime göre eşinden koparılan veya eşi öldürülen bu adamın yaşadığı yalnızlığın bir göstergesiydi bu şiir. 

Anne ile baba sahneleri eminim birçok kişiyi etkileyenlerdendir. Jake'in anne ve babasını hastayken, yaşlandığında, öldüğünde ve çok gençken görüyoruz. Oysa bu haller arasında pişmanlığı daha çok görüyoruz. Bir şeylerin eksildiği aile ortamında yaşam sona ererken dahi Jake'in içinden bir türlü atamadığı izler vardır. 

Dondurmacıda, okulda, çiftlikte yaşananlar her biri benliğin parçasıdır. Geride kalan, çocukluktan gençlikten kalanların parçasından oluşur. Hatta şöyle ki çiftlikte yaşananlar o kadar onun parçasıdır ki bir şekilde kaçtıkları da onlar olmuştur. Jake kuzunun, domuzun ölümünden bile kaçmaktadır, konuşmak istememektedir. Lise sahnesinde sonlanan film zaten Jake'in vedasıyla her şeyi karlar altında bırakmaktadır. Ama şüphesiz ki "müzikal" gibi görmek yerine final sahnesinde ki dans, saha ve gerçek yaşamdan bitiş kısımları çok şiirsel geldi bana. Bir ölümün kederini üstümde taşıdım desem yeridir. 

Yorumum: 

Benim için metafor dolu bir yolculuk niyetinde olan Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum tüm övgüleri de hak ediyor. Film bittikten sonra uzun süre düşündüm ardından, çok fazla da analiz videosu izledim. Fakat içimdeki tekrar izleme isteğini bir türlü bastıramadım. 

Ki ben durağan filmlerde yorulur, sürekli dakikaya bakarken her cümlenin özümsenmesini istedim. Zaten Iain Reid kitabı olan I'm Thinking of Ending Things okuma listeme girdi şimdiden, şüphem yok ki birçok anlam bulacağım. 

Çekimler, kamera açıları, o kamera kadrajında ki kasvetli hava bile o kadar güzel ayarlanmış ki... Karakterlerin de başarılı olduğunu düşünüyorum, aksiyon olmadığı için belki o basit gelecektir göze ama benim için yeterliydi. Konusuna anlatmak istediklerine zaten diyecek hiçbir şeyim yok.. Hatta bunun için seçtiğim en güzel alıntıyı da buraya bırakmak isterim.

"Bazen düşünceler hakikate ve gerçekliğe eylemden daha yakındır. Her şeyi söyleyip yapabilirsin ama sahte bir düşünce üretemezsin."

Filmde en takdir ettiğim ve teşekkür edebileceğim nokta da şuydu; kültüre, felsefeye ve sanata doyurdu.Diyaloglar içerisinde felsefe, fizik, astronomi, insan bilimi gibi birçok konuya değiniyorlar. Onların sohbetini izlemek çok güzeldi benim için. 

Özetlemem gerekirse; film herkese hitap edebilen bir yapıya sahip değil, fakat bir olay örgüsünden çok koskoca bir anlam ifade eden ve düşünmeye sevk edebilen bir yapıda. O yüzden bunu dikkate almanızı öneririm. Ben ilk izleyişim sonrası birkaç kez daha izleyeceğime eminim. Eğer ki fark ettiğim detaylar olursa mutlaka buraya da eklerim. Şimdilik söyleyebileceklerim bu kadar aslında. :) 

Umarım yorumum fikir edinmenizi sağlar, şimdiden keyifli izlemeler. Hoş kalın renklilerim!

Bir Motto Yazısı: Farkın Ne?


Yeniden motto yazılarıyla merhaba renkliler! Uzun zaman önce motto yazdığımı ve neredeyse burada öneri konuları dışında sohbet etmediğimi fark ettim. Bunun üzerine tekrar bu moda dönmeyi ve özüme kavuşmayı da çok istedim. Elbette bu dengelerin değişeceğinin göstergesi. Çünkü karşınızda mottolar ile açıkça bu kez sevmediği şeyleri söyleyebilecek bir kız duruyor. 

Aslında geri dönüşümün etkisiyle kısa kısa instagram da bahsettiğim duyguları şu geçirdiğim yaklaşık 1.5 ayı biraz daha iç dökmeli hale getirmek istedim. Bunları da beni anladığınızı düşünerek yazıyorum.

Yenilendim! Bir süredir kendime vermiş olduğum tatil modu ile kafa dağıtıcı/toplayıcı aktiviteler yerine daha çok boşlayan, içimdeki sesi dinleyen tarafımla buluştum. Taze çiçekler gibi veya yeni yeşeren bir ağaç yaprağı gibi hissediyorum kısacası. Öyle taze, öyle yeni... 

Düşündüm! Kafamız yoğun, gün içinde düşün dur modu da hakim. Ama bunun bir de başka boyutu var. O da o yoğunlukların içerisine yenisini eklemeden, kendimi strese daha çok sokmadan sadece olan düşüncelerimle ilgileniyorum. 

Bekledim! Her şeyin belli bir zamanı olduğunu biliyor, doğru zamanı kollar gibi beklemede bırakıyorum kendimi ve geri kalan her şeyi. Çünkü ne kadar şimdiye zorlarsam hem kafamın karışmasını hem de üstümde kurduğum baskı hissini fark ediyorum.

Araştırdım! Bir şey varsa aklımda, bu bir hayal de olsa bir düşünce de olsa yeni bir kelimenin anlamı da olsa araştırıyorum. Böylelikle ilgimi kaybetmeden ama arka planda kalarak birçok düşünceme devam ediyorum. 

Sadece olumlu mu düşünüyorum dersiniz? Elbette, hayır. 

Üzüldüm! Çoğunlukla geçmişe, bitmişe üzülmeyi adet edinen bir bünyeden bahsediyoruz. Ama şu dönemde bu adetlerimden uzaklaşıp farklı bir tür geliştirdim. Bu kez de ne kadar geç kaldığıma üzülüyorum. Bazı zamanlar birçok şeye son saniye yetişmişlik hissinin çöktüğünü fark ediyorum. 

İzledim! Sadece günlerin geçişiyle yoğunluklarla ilgilenmekten çok, o yorgunluğun ve bunalmışlığın etkisiyle "salın beni" modunda olan biteni izliyor, kendi yoluma nasıl bakabileceğimi çiziyorum.




Peki bunları niye böyle anlatıyorum? Yaptıklarımı yapın veya yaptıklarımı cidden yapmayın diye... Olumsuz etkilerin sebebini çözmem çok zaman almadı açıkçası, çevrede gördüğüm insanlar artık "ben böyleyim" temasıyla kendini olduğundan farklı göstermeye başladığı için, artık günlük zevk alınan ufak mutluluklar başkalarına hava atma aracına dönüştüğü için, sırf birileri birilerini iyi diye özenip taklit etmeye çalıştığı için, emeğe saygı duyulmayıp üstüne bir de "harikasın" dedikten sonra yüzüne bakılmadığı için, "takipçim olsun, influencer olayım, markalar bana çalışsın" kafasında olunduğu ve artık özgün bir şeyler üretmeye cesaret edilmediği için SI-KIL-DIM!

Kimse kendisi gibi olamıyor ne yazık ki. Ben sosyal medyada çoğu yöntemi, tekniği, taktiği artık her ne derseniz denemiş birisi olarak şu sıralar gördüklerime katlanamamaya, sonrasındaysa tamamen umursamamaya başladım. Üstüne bir de emek verdiğim şeylerin başkaları tarafından araklanıp, çalındığını görünce, kullanılan şeylerin üstüne bir teşekkür görmeyince kendi köşeme çektim kendime dedim ki; "Kübra sen hayırdır?" Yaptıklarım bunca zaman birilerine dokunsun, mutlu edebilsin veya düşündürebilsin diye oldu. Aslında amacım hep; duyguları paylaşmaktı. Hissettiklerimi nasıl yansıtırsam, karşı tarafında o denli yansıtacağını düşündüm. Ama bu durumu öyle suistimal edenler oldu ki...

İşte böyle derken, sonuç olarak kendime tatil izni verdim. Biraz daha durulup uzaktan seyrettim her şeyi. İyi ki de bunu yaptım diyorum çünkü; bir şeyler sizin için zorunluluk olmayınca anlıyorsunuz o şeyi ne kadar isteyip istemediğinizi. Bense bir süredir sırf birileri istiyor diye yapmıştım bir şeyleri ya da benden bekliyorlar diye... Aslında zaten insanlar hep bir şeyler bekler... Oysa bunun ne kadar yanlış olduğunu anlamam için böyle bir süre geçirmem gerekiyordu. Geçirdim, şimdi çok daha rahatım. 

Peki bu süreçten ne çıkarımlarım oldu dersiniz? 

Öncelikle ilk aşamam kesinlikle şuydu; "birisi istiyor olabilir ama ben istiyor muyum?" diye sordum kendime. Sonrasında; "gerçekte ne yapmak istiyorum?" diye sordum bu kez. Devamında da; "istediklerime ulaşmak için neler yapabilirim?" ,"bu ihtimaller gerçekten olası mı?" gibi sorular geldi. 

En önemli soru ise şu oldu her seferinde; "FARKIN NE?" 
Sahi farkımız ne? Gizli saklı kalmış bir yeteneğe mi sahibiz? Yoksa farkında olup geliştirme fırsatı bulamadığımız bir özelliğimiz mi var? Herkesten farklı bir bakış açımız mı var? Özgün bir şeyler mi yapıyoruz? 

Çoğumuz bu soruların cevaplarını kendine sormaya korkuyorken, çoğumuz da bu soruların üzerine cevaplarını hiç düşünmüyor. Aslında bunun sebebi ise; hazırcılık. Hazıra hızlı bir şekilde kavuşmayı, hazır olan şeyleri direkt alıp uygulamayı, hazır olan şeylerle uğraş vermeden ilgilenmeyi seviyoruz. Aslında bu kızılacak bir durum değil, çünkü hepimiz tüketiciyiz. İnsanız en önemlisi. Tüketmeyi, kısacık yaşamlarımızda bir şeyleri hızlandırıp kullanmayı istiyoruz. Çok da haksız sayılmayız. Ama hazırcılık kısmının olumsuz yönü var bunu fark etmiyoruz. Biraz da kendi zihnimizi çalıştırmak için çaba sarf etmiyoruz. "Birileri zaten hazırlamış ben neden uğraşayım ki?" diye düşünüyoruz. Bu tıpkı pandemi ile birlikte evde ekmek yapmayı öğrenmemiz gibi. Ekmek hep hazırdı, çıkıyor parasını veriyor sıcak bir şekilde alıp eve dönüyorduk. Oysa bazı şeylerden korktuk veya bazı zorunlulukların şartları değişti. Öğrendik. Şimdi bir şeyleri deniyor, kendimiz üretebiliyoruz. 

Buradan yola çıkıldığında şunu düşünüyorum; madem zorunda kalınca birçok şeye cesaret edebiliyoruz. Hayatımızda neden değişikliğe gitmeyelim? 

Hepimiz farklıyız. Hepimizin bambaşka karakteristik, fiziksel özellikleri var. Birimiz maviden hoşlanırken birimiz gri severiz. Sırf biri istiyor diye onun kalıbına uymak, sırf istiyoruz diye birini kalıbımıza uydurmak zorunda da değiliz! Hiçbirimiz birbirimize benzemiyoruz. Rengimiz, dilimiz, zevkimiz, huyumuz, hayalimiz ayrı. Bambaşka insanlarız işte. Bambaşka günler geçiriyor, bambaşka şeyleri düşünerek uyuyoruz. Doğadaki hiçbir şey birbirine benzemezken, biz birbirimize benzemek için savaşıyoruz.. Fotoğrafta ki iki yaprak birbirinin aynısı mı? Bu yüzden farkımızın da farkına varmamız gerekiyor aslında. Bugün bu yazıyı okuyan tüm renklilerden tek bir ricam olacak. Uzun uzun bu sorunun cevabını düşünün. Sizin cevabınız ne? Farklı yönünüzü biliyor musunuz? Bunun üzerine kafanızı yorun. Ciddi anlamda da yorulun. Kendi yolunuzdan ve özünüzden kaybolmadan, kendinize ait olabilecek yolda ilerleyin, araştırın yorulun pes etmeden uğraşın. Sonuçları olumsuz olsa bile denemekten korkmayın. En büyük pişmanlık; hiç denememiş olmaktır. Hayatınız hakkında kimsenin sözünü önde tutmayın, yaşadıklarınızı bir tek siz biliyor olacaksınız ve belki de birinin dediği yüzünden hayalinizden vazgeçeceksiniz. Kendi gününüzü kendi bildiğiniz, iyi hissettiğiniz şekilde geçirin. Hayatın tadını çıkarmayı hak ediyoruz. Bu hep aklınızın bir köşesinde "Kübra demişti" olarak kalsın. 

Şimdi ben size sorup bu zinciri başlattım, sıra sizin kendinize sormanızda. Yol sizin, hayat sizin nasıl eşlik edeceğiniz ise yine size kaldı. 

Umarım hem iç dökmeli hem mottolu bu yazı da ruhunuza renk katabilmiştir. Yeni, enerjik, ne istediğimizi bildiğimiz günlere hep bir ağızdan: Merhaba! deme vakti.🍀


Mini Alışveriş Turu #6 (Saçhane)


Uzun bir moladan sonra yeniden alışverişlere devam ediyoruz. Tekrar hoş geldiniz efenim! Son alışverişlerim hep ihtiyaç üzerine oluyor diyebilirim aslında. Artık elimde belli ürün ve eşyalar kaldı, git gide minimalizm var üstümde anlayacağınız... 

Bu alışveriş turum oldukça minik oldu kendime de ihtiyaca göre hediyelik aldım denebilir, fakat geç yayınlayabildim çünkü araya mola girdi kendime anca geldim vs derken.. (Oysa ki taslaklarda uzun süredir duruyordu ayıp bana :D) Ayrıca ihtiyacımın dışına çıkıp, ekstra harcamalar yapmadığım için de oldukça mutluyum. 

Alışverişimin 6.turunda da ilk kez sachane.com 'u tercih ettim. Epey süredir cilt bakım ürünlerinin indirimlerini uzaktan uzaktan kesiyordum, sonra beklediğim fırsat ayağıma geldi. :) Saçhane iyi bir indirim başlattı, bir de bazı markalara kargosu da bedavaydı. E durur mu Kübra dersiniz? Hemen birazdan bahsedeceğim üçlüyü sepetime jet hızıyla ekledim.

İsterseniz ben sadede geleyim ve artık anlatmaya başlayayım.


Aldıklarım:

La Roche Posay Effaclar Tanışma Kiti 
Incia Doğal Saf Zeytinyağlı El ve Vücut Sabunu

Genel olarak ürün yorumlarımı sona saklıyorum ama tek tek bahsetmek isterim.





La Roche Posay Effaclar Tanışma Kiti


La Roche Posay'in bu seti, henüz marka ile tanışmamış, ürününü hiç kullanmamışlar için ideal bir tanışma değerinde. Ben yıllardır La Roche ürünleri kullanıyor da olsam, bu boyların da bana uzun süre yeterli geldiğini düşünerek tercih ettim. Setin içerisinde; La Roche Posay Effaclar Gel / Effaclar Purifying Foaming Gel olarak adlandırılan 50 ml. boyutunda bir yüz temizleme jeli ve Effaclar Duo (+) kremin de 15 ml. boyutu bulunuyor. 

Effaclar jel, toleriane caring wash jelden şu şekilde ayrılıyor. Birisi (toleriane caring wash) biraz daha hassas ciltler için, kuruluk önlüyor, rahatsızlık hissini ve nemsizlik sorununu ortadan kaldırmayı hedefliyor, diğeri (effaclar jel) ise; akne ve sivilceye meyilli yağlı/hassas ciltler için, cildi fazla sebumdan arındırıp derinlemesine temizlemeyi, irritasyona karşı da Termal su içeren içeriği ile yatıştırıcı etkiyi vaat ediyor. 

Peki hangisi daha iyi derseniz; cildinizin hangisine ihtiyacı varsa onu seçin derim. Şöyle ki ben ikisini de kullanıyorum. Çünkü dönemsel sivilcelenmelerim olduğunda yatıştırıp hafifletmesi için Effaclar'ı tercih ederken, bu dönemlerin dışında günlük kullanım ve nem ihtiyacım için Toleriane serisini seçiyorum. 

Kreme gelecek olursam Toleriane Sensitive kremden ayrılan Effaclar Duo (+) krem için ise şu farklar mevcut. Toleriane serisindeki krem, cildi nemlendirmeye, hava koşullarına karşı korumaya ve rahatlatmaya yarıyorken; Effaclar serisi tıpkı jelinde olduğu gibi, cilt kusurlarını ve kalıcı lekelere karşı savaşıp, kırmızı kahverengi lekelerin tekrar oluşmasını önlemeye yarar sağlıyor. 

Effaclar Duo (+) kremin içeriğini merak edenler içinde kısaca; 
- Procerad: Kırmızı ve kahverengi lekelere karşı savaşma.
- Mannose: Cilt görünümünün yenilenmesine yardımcı.
- APF: Cildin dengesini sağlama.

Yine jellerde ki şey burada da geçerli, cildinizin o an neye ihtiyacı varsa o kremi tercih etmenizi öneririm. Kendi kullanımımdan örneklendirecek olursam; sivilcelenme dönemimde lekeler kalabiliyor bunun için Effaclar duo tercihimken, cildim kurumaya başlıyorsa hemen nem ihtiyacı karşılamak için de Toleriane tercihim oluyor. Jelden ayrılan kısmıysa şu; kremleri bölgesel kullanıyorum. Örneğin sivilce çenemde çıkmışsa sadece oraya uyguluyor, kuruluk burun bölgemdeyse orada da farklı kremi uyguluyorum. Bugüne kadar hiç cildimin tamamına sürmedim. Açıkçası buna da gerek olduğunu düşünmüyorum. Tıpkı karma ciltlerin t bölgelerine ayrı, geri kalan yüz bölgesine ayrı ürün kullanmaları gibi düşünebilirsiniz bunu...

Kullanım şekli; genelde sabah uyandıktan sonra nemli elime döktüğüm jeli yüzüme uygulayıp durulamak, ardında da kreme ihtiyacım varsa bölgesel olarak onu sürmek oluyor. Akşam farklı bakım uyguladığım için, bakım sonunda ihtiyaca göre krem uygulayabiliyorum. 

La Roche Posay ürünlerinin şöyle bir avantajı var ki; içeriklerinde paraben, sls, alkol kullanmıyorlar. Effaclar serisinde parfüm bulunuyor fakat farklı markalara göre oldukça hafif bir koku olarak kalıyor. Toleriane serisinde ise parfüm de yok. Açıkçası içimin en rahat ettiği marka olduğu içinde size uzun uzadıya anlatarak paylaşmak istedim. Eee 10 yıllık La Roche Posay geçmişim var, profesyonel tecrübe sayılmıyorsam nedir bu? 

Aynı zamanda benim roaccutane tedavimi bilen, instagramda paylaşımlarımdan La Roche övdüğümü görenler de çok sormuştu, bunlar da ürünleri aldıkça açıklama niyetine olsun diye düşünüyorum. Ama en sevdiğim ürünü bambaşka bir zamana saklıyorum. 

Bu setin normalde fiyatı; 40 TL diye hatırlıyorum ama satış yerlerine göre değişkenlik gösteriyor. 


Incia Doğal Saf Zeytinyağlı El ve Vücut Sabunu


Incia markasını çok fazla duymuş olmama rağmen bir türlü deneme fırsatı elde edememiştim. Şimdi La Roche Posay alırken bir de onun kampanyasına denk geldim ve seyahat boy bir ürünüyle şans vermek istedim. Incia doğal saf zeytinyağlı el ve vücut sabunu bana kalırsa bizim klasik beyaz kalıp sabunumuz gibi. :) Ama içime sinen şey kesinlikle oldukça güzel olan ve katkısız içeriğidir. 

Incia sabun içeriği; 
Saf zeytinyağı, hindistan cevizi yağı, hint yağı, sirke, aspir yağı, aynısefa yağı, lavanta yağı, buğday yağı, makademya yağı, lavandin yağı, fesleğen yağı ve gliserin.

Sabun kesinlikle paraben, sles, sülfat, parafin, mineral yağ ve boya içermiyor, bu da gözümdeki değerini tahmin ettiğiniz gibi arttırıyor. Zaten yeteri kadar günlük yaşamdan katkı alıyorken, bari cildimize değen ürünlerde bulunmamasına özen gösteriyorum. Fakat işte Incia'nın bu sabunu evimizde bulunan o beyaz sabunlardan çok farklı bir koku ve yapıya sahip değil. Hani onunla da elinizi yıkadığınızda gıcır gıcır eder ve bilindik kokusu olur ya aynısı bunda da geçerli. Ama bu elbette bir olumsuzluk değil, hatta aksine iyi. Çünkü bunun içeriğindeki çeşitli yağlar ve sirke gibi ekler biraz daha hijyen hissettiriyor. 

Haftalardır kullanıyorum ve cildimde herhangi bir tahriş, alerji, kuruluk da yapmadı. O yüzden oldukça memnun olduğumu söyleyebilirim. Her gün kullanıldığında dayanmayacak bir ürün boyu olduğunu fark etmişsinizdir, deneme amacıyla tercih ettiğim ve küçücük bir ölçü kullanımı güzel etki yarattığı için sorun olmadı.  

El ve vücut sabunu olarak belirtilse de ne yalan söyleyeyim vücuduma sürmeyi çok düşünmedim, hassas bir cilde sahip olmanın verdiği endişe sanırım bu da. :) Genel olarak yorumlayacak olursam, fiyat-performans açısından da güzel bir alışverişti demem mümkün.

50 ml. için fiyatı; 10 TL iken, bana 4 TL gibi bir civara geldi. İndirimde yakalamanız mümkün. Tam çantaya at, seyahate götür şeklinde. Bence denenebilir. 

Genel olarak şu alışverişimin yorumlarına gelecek olursam; artık La Roche Posay konusunda benden bıksanız da, her denediğimi sizinle paylaşmaya devam edeceğim. Çünkü markayla yıllanmış geçmişim var, bu yüzden de kendimi La Roche kullanımı ve önerisi konusunda yeterli hissediyorum. Dilerseniz; şu iki yazımda da (Toleriane-1 Krem & Toleriane-2 Jel) Toleriane hakkında olan yorumlarımı okuyabilirsiniz. Incia içinde memnuniyetimi belirttim zaten, yani ben bayağı karlı bir alışveriş yaptığımı düşünüyorum. ^^ Fiyat bakımından ise; tanışma seti ve sabuna kargo bedava ile 35 TL ödedim. Bu tip indirimleri yakalarsanız kaçırmayın derim. 

Minikçe de olsa bir alışveriş turu daha yaptık, umarım keyif almışsınızdır ve faydalı olabilmişimdir. Tekrar başka alışverişlerde başka ürün yorumlarında görüşmek üzere, kendinize çok iyi bakın! 💙


Gerçeklikle Büyüyen Kızın Hikayesi: Anne with an E


Hepinize merhaba renkliler! Bugün nereden başlayacağımı bilemediğim, naif ve öyküsel bir dizi ile karşınızdayım. Bir genç kızın büyüme hikayesini konu alan Anne with an E dizisini ahretliğim Alaturka Hayaller ile izlemeye başlamıştık. Ama sonra ailecek de devam ettirince şahane bir izleme programı oluştu bizim için. Bu benim için aslında ilk ve en tatlı deneyimlerden biriydi. Devamının geleceğine de şüphem yok. İki kız kardeş olarak geçirdiğimiz şu zaman için binlerce şükür demekten başka bir şey yapmadım..

Anne with an E dizisini ilk olarak benim yakın arkadaşım Yağmur önerdi, oradaki Diana ve Anne arkadaşlığı bize benziyor dedi. Ardından da instagramda yoğun bir öneri görünce bir şanstan fazlasını hak ettiğini düşündüm. Şu an devam eden bir sürü dizim olmasına rağmen hemencik Anne'e başladık ve iyi ki diyorum bir kez daha! Çünkü bir hikaye bu kadar zarif olabilirdi. ❤

Yine size uzun uzun konusundan, karakterlerden ve kendi yorumlarımdan bahsedeceğim. Ama ondan öncesinde bana Anne with an E dizi favorilerimde ilk 10'da yer alır mı diye sorsanız, tereddüt dahi etmeden evet derim. Eminim siz de sıkça görmüş duymuşsunuzdur, hatta seviyorsunuzdur. Şimdi ise anlatım sırası bende. :) Bakalım benim gözümden Anne with an E'yi beğenecek misiniz?


Anne with an E Konusu: 

Anne Shirley; Green Gables'a gelen yetim bir kızdır. Çiftlikte yaşayan Marilla Cuthbert ve Matthew Cuthbert yanlarına bir erkek çocuğu istemektedir, çiftlik işlerinde yardımcı olacak ve yanlarında kalacak. Oysa erkek çocuk yerine, Anne adlı kızımız gönderilir ve macera başlar. İlk olarak Matthew ile tanışan ve kendini sevdiren hayalperest Anne, çiftliğe geldiğinde Marilla erkek olmadığı için istemez ve onu geri göndermek ister. Oysa birkaç güne tüm fikirler değişecektir. İlk akşamını Green Gables'da geçiren Anne sürekli ağlar ve yetimhaneye dönmek istemez. Marilla ise oldukça kararlıdır ve dönüş yolunda fikrini değiştirecek şeyler yaşanacaktır. 

Başlangıcı böyle olan Yeşilin Kızı Anne, devam bölümlerinde birçok yeni karakterle birlikte heyecanlı hikayelere tanık ediyor bizi... Aşkı, ırk dil din ayırmadan insanları sevmeyi, insan olmayı, özgürlüğü ve daha bir sürü anına ortak oluyoruz.

Anne with an E Karakterleri:

Anne Shirley Cuthbert: Dizimizin başrolü. Kızıl saçlı, kocaman mavi gözlü, çilli ve çok tatlı bir kızımız Anne. E ile :) Annesi ve babası öldükten sonra başka ailelerin yanında kalsa da en sonunda yetimhaneye dönmüştür. Kaldığı ailelerin yanında şiddet ve zorbalıklarla karşılaşmış, taciz edilmiştir... Hayal gücünün yüksekliği doğal olarak biraz çeneye vurmuştur. :) Ama bunu tanıştığı insanlar kötü bir şey gibi görüp, onu sürekli itip kakmıştır. Yani geçmişi yaralı bereli ve travmalarla doludur. Cuthbert'ların çiftliğine gelerek yepyeni bir yaşama başlamış, biyolojik olmasa da manevi ailesini bulmuştur. Büyüyene kadar tam bir fırlama oluşu sonrasında da devam etmiştir. 
Bazen düşünmeden söyledikleri sebebiyle çok hata yapar, ama izledikçe kalbinin temizliği sebebiyle sır saklamak ya da arkadan konuşmak gibi huyu olmayışından bunları yaptığını anlıyorsunuz. Ama sıkça bunları görüp "a be kızım yapılır mı, denir mi o" demişliğim var. Tam bir Jane Eyre hayranı oluşu, benim Jane Eyre kitabını bitirişimden sonra olunca tadına doyulmaz bir hal aldı. Oradan alıntılar, kitabın sık sık ekranlara gelmesi biraz reklam gibi dursa da oldukça hoştu. Dünyaya bir anne gönderin her şeyi yönetsin de denebilir. Yaptığı değişimler muazzam güzeldi.

Matthew Cuthbert: Çok ama çok çok çok sevdiğim bir karakter, Matthew Amcamız. ^^ O mimikleri, kadınların arasına girmeyerek kaçma çalışmaları, konuşması, tepkisi hepsi harikulade olan karakterlerden. Marilla Cuthbert'ın erkek kardeşidir. Anne'i çoğu konuda destekleyip arkasında duran bir baba figürü de odur. Abilerinin ölümü ve annelerinin melankolisinden sonra kız kardeşi Marilla ile büyüyen ve çok sevmesine rağmen sevdiğiyle evlenmeyen fedakar bir adam rolünde karşılıyor bizi Matthew Cuthbert. Rol o kadar uygun ki asla başka birini onun yerine düşünemiyorum.

Marilla Cuthbert: Matthew'in kız kardeşi. Onu büyütüp yetiştiren, evi çekip çeviren bir anne rolünde kendisi. O da aynı şekilde sevmesine rağmen sevdiğiyle evlenmemeyi, kardeşine bakmayı tercih etmiştir. İlk başlarda çok sert ve zor görünümlü olsa da, bir iki bölüm sonrası duygusallığını açan ve Anne'i kızı gibi sevip sahiplenen biri olarak gördük Marilla'yı. Aslında sıkça da Anne' e ayak uydurmayı başardı demem mümkün. :) 

Gilbert Blythe: Ve evet, Matthew sonrası çok çok sevdiğim ikinci karakter Gilbert. İlk andan itibaren Anne ve Gilbert arasındaki uyum beni çok heyecanlandırmıştı. Doğru cümleyi kuruyor muyum bilemesem de Gilbert rolü o kadar temiz yüzlü birine verilmiş ki Lucas Jade Zumann rolünün hakkını vermiş. Gördükçe çocuğu içimize bir ferahlama geldi. :) Cidden tatlı ve yakışıklı bir karakter. Ama arada yaptığı saçmalıklar "ah be çocuğum ne yapıyorsun" dedirtti, sonra da bir baktım ki Anne ile tam bir tencere kapak olmuşlar. :) Gerçek hayatta da henüz 19 yaşında olması sanırım onun genç bir rolü üstlenmesini başarılı kılanlardan, asla sırıtmıyor. 

Anne ile tanışması onunla atışması sebebiyle olmuştu ve ardından yıllar boyunca birbirleriyle rekabet halinde oldular. Aynı zamanda da bu tatlı rekabet onları yaklaştırandı. Ama Gilbert'ın en unutulmaz sahnesi kesinlikle doktor olmak isterken şırınga görüp bayılmasıydı. :)

Diana Barry: Üst sınıftan seçkin Barry ailesinin kızı Diana ile Anne eve ilk yerleştiğinde arkadaş edinmeleri için tanıştırılmıştı. Sonrasında malum sımsıkı bir dostluk, her ne olursa olsun birbirinden kopmayışa geldi. Diana biraz aile baskısı demek ne kadar uygun bilmiyorum ama, ailenin fikirleri doğrultusunda geleceğini şekillendiren bir kızımızdı. Ama sonrasında Anne ile yaşadıkları, onun desteği kendinin de isyankar yönünü ortaya çıkardı. Sonunda da istediğini elde etti. :) Aralarındaki dostluk sembolü kolye ise benim için çok hoş detaylardan; bizimde Yağmur'la mıknatısımız var ve yarısı bende yarısı onda olacak şekilde, zıt kutuplar birbirini çeksin diye üniversite için ayrılırken saklamıştık. Mıknatıslar da işe yarıyor, biline. :)

Öğretmen Stacy: Anne'in büyümüş versiyonu gibi olan şahane bir öğretmen. İlk öğretmenleri Mr. Philips sonrasında geldi ve öğrencilerle çok çok iyi anlaştı. Ama aykırı bir kadın olduğu için, diğer kadınlarla aynı davranmadığı, onlar gibi giyinmediği için çok yadırgandı ve dışlanmaya çalışıldı. Fakat sevginin gücünün yetmeyeceği şey yoktur, herkes tarafından çok sevildi. 

Josephine Hala: Diana'nın uzakta yaşayan halası. Anne'nin Diana'dan sonra en iyi arkadaşı denebilir. Hala o kadar tatlı ki onun yaşama bakış açısını, sevgiye değer verişini izlemek keyif vericiydi. Üstelik Anne'nin birçok macerasında da ona yol gösterip ışık tuttu, destek oldu. Şahane karakterlerden. Keşke daha çok görseydik demişliğim var...

Diğer karakterlerden; çiftlik yardımcısı Jerry, komşu Rachel, kızlar Ruby, Jossie, okuldan Josephine halanın yanına yerleşen Cole, Gilbert'ın tanıştığı Sebastian ve Mary gibi birçok karakter dizi için biçilmiş kaftan. Her birinin hikayeye oldukça büyük katkıları var. 

Anne & Gilbert
Anne & Diana

Marilla & Matthew


Anne with an E Dizi Yorumum: 


Peki gelelim beni yorumlarıma... Öncelikle dizi 3 sezon 27 bölümden oluşuyor. Finalini yaptığı için epey üzgünüm ama izlerken hikayenin bitmiş olduğunu idrak edemedim. 1.sezon çok duygu dolu başlarken, 2.sezon biraz daha durağan ve açıkçası Anne'in ergenliğe girişte ki hallerini izliyoruz. 3.sezonda ise sevgi dolu rüzgarlar daha bir yoğun hissediliyor. Benim gözümde her sezonu tek seferde şöyle tanımlamak mümkün; 1.sezon ait olmak, 2.sezon hayat bir macera, 3.sezon sevgi her şeyi değiştirir. Böyle sezonlarıyla insanda bambaşka duygular uyandırıyor.

Dizi ilk 10'uma girer dedim biliyorsunuz ki hikaye açısından mükemmel olsa da gözümde o kadar eksiklikleri var ki... Eminim bir kez daha baştan izlesem daha fazlası çıkardı ama. Örneğin; bazı yerler kopuk ve finalde bile tatmin olamadım. "Şu ne oldu, ee bunu da gösterseydi" dedim durdum. Hızlıca adapte olduk, hızlıca tükendi gibi bir şey. Yani final için 1 bölüm fazladan çekilerek daha güzel bir son yapılmasını isterdim. Elbette finali çok naif ve mutlu edici bir sondu, fakat nasıl desem bir şeyler eksik kaldı. Ben o parçaları tamamlayamadım. En azından birkaç yıl sonrasını görmek klişe olsa da mutlu ederdi. 

Birkaç kısım komik ve saçma geldi. O da kızların bir şekilde ya öpücük ya aşk meraklısı gibi davranmasıydı... Hatta neredeyse 1-2 bölümü bu öpücük merakıyla, öpücük oyunuyla geçirdik diyebilirim. Buralar olmasa da olurdu henüz yaşları 14 dedirtti bana. Farklı kültürlerde tabii yaş olarak oldukça normaldir ama ben yadırgadım.

Bu bariz durumlar dışında; dizi tam bir aile dizisi, saçma sapan sahneleri yok, öyle göz önünde vahşi sahneler yok. Her şey olması gerektiği gibi ve Anne ismine çok uyumlu gitmiş. Ailemle sevdiklerimle izlediğim için de çok mutluyum. Özellikle de ahretliğimle ilk dizimiz olduğu için başımın tacı olarak kalacak kendisi. Hep birbirimizi bekledik tüm bölümleri eşlik edip kritik yaparak izledik. Bunun anlamı çok çok büyük, o yüzden kendisine bir teşekkürü buradan da borç bilirim. Daha nice dizilerimize inşallah.:) (Ve bizde Diana ile Anne gibi dostluk yemini yapacağız.^^)

Replikler şa-ha-ne! O kadar güzel cümleler ve mesajlar var ki; elimde şu an kitabı da bulunuyor (henüz okumayacak olsam da) böyle kitaptan altını çizmek istediklerimizden tam da. Hatta birkaç aklımda kalanı sizinle de paylaşmak istiyorum. 

❤ Acılar denizdeki dalgalar gibi üstüme geldiğinde, bana şunu öğrettin; “her şey yolunda, ruhuma göre her şey iyi”.
 Anlatırsan unuturum, öğretirsen hatırlarım. Beni dahil edersen öğrenirim. Farklı olmak kötü bir şey değildir. Sadece alışık olmadığınızdır.
❤ Hayal etmek hatırlamaktan daha iyi. Neden en kötü anılar en kalıcılarıdır?

Ve bir alıntıyla beraber tüylerimin diken diken olduğu sahnenin fotoğrafını da şuraya bırakıyorum.

İfade özgürlüğü insani bir haktır. 

Oyunculardan tutun, mekanlara sahnelere kadar her şey çok güzel. Özellikle de Anne'in hikaye evini çok beğenmiştim. Okuldaki en sinir bozucu, dizi boyunca da tek sevmeyeceğiniz karakter olan Billy sayesinde... Ve ardındaki yıkıntılar ardında tabelada şu yazılıyordu; "gerçeklerle yaşıyorlardı". 

Dizinin diğer sevdiğim özelliği de naifliği ve hikayesi sayesinde bir başladınız mı kendinizi durduramayışınız, ilk oturuşta 6 bölüm hiçbir diziyi izlemedim bugüne kadar. Ama Anne with an E benim için cidden bir ilkti. Hatta izlerken sürekli, ne kadar geç kalmışım diye söylendim kendimce... İzledikçe doyamayacağınız ve pişman olmayacağınız, her saniyesini kat be kat hak eden dizilerden. Zaten dönem dizilerini ekstra severim, böylesine eski hikayeyi daha bi' sevdim. 

1985 yapımı olan dizi versiyonu da bulunuyormuş hatta çok da seviliyormuş fakat ben Netflix yapımını tercih ediyorum. Karakterlerle bağ kurmuş olmamdan dolayı farklı bir şekilde kafamı karıştırmak istemedim. Yine de aklınızda bulunsun derim.

Mary için veda sahnesi, kızların düğün sonrası dans edişleri, ifade özgürlüğü için sahneye çıkılması, sergilenen büyüklü küçüklü tiyatro, Gilbert ve Anne son sahnesi, Matthew ile Anne'in garda karşılaması gibi birçok an hafızama ilmek ilmek işlendi demem doğru olacak. Mutlaka izleyin ve izlettirin derim. 

Bu güzel kızın gerçeklikle büyüyen hikayesine eşlik etmeyi çok seveceğinize eminim, ilham dolacak ve geleceğe dair umutlarınız artacak. Bizzat kefilim. Hepinize şimdiden iyi seyirler diliyorum. Hoş kalın. 🍀