Unorthodox Dizi Yorumu


Herkese yeniden merhaba renklilerim! Bu kez çok ama çok etkilendiğim, hatta hâlâ etkisini üzerimden atamadığım müthiş bir dizi önerisiyle geldim. Gün geçmiyor ki, ne dizilere ne filmlere ne kitaplara yetişebiliyorum. Oysa son dönemlerde izlediğim çoğu diziden filmden burada da bahsetmeyi çok isterdim. Fakat, sonra içlerinden en sevdiğimi seçtim ve işte buradayım. 

Aslında Unorthodox için en sevdiğim demek de yanlış, inanılmaz bir his bırakan nadir dizilerden oldu. Selfmade sonrası bir kadının gücü adına resmen ışık gibi doğdu üzerimize. İzleyenler varsa eminim çoğunluk aynı hisse sahiptir, o yüzden yerinin başka olduğunu belirttiğimde anlayacaksınız. 

Dizi; mini dizi olarak yayınlandı ve her biri yaklaşık 1 saat olan 4 bölümden oluşuyor. Aynı zamanda Unorthodox; Deborah Feldman'ın gerçek anılarından uyarlanıp esinlenilerek oluşturulmuş. Bu sebepten de; tıpkı When They See Us, Selfmade gibi gerçek hayat dizilerine benzer bir etkiye sahip. 

İsterseniz daha fazla bekletmeden Unorthodox'tan ve Unorthodox karakterlerinden tutun da, yorumuma kadar her şeyinden bahsedelim.


Unorthodox Konusu:


Unorthodox; yani ortodoks olmayan anlamına geliyor. Hasidik cemaatine mensup Yahudi Esty'nin kocasından kaçarak Almanya Berlin'e gidişini ve orada yaşadıklarını aktarıyor. Esty nam-ı diğer Esther Shapiro, Brooklyn'li bir kızımızdır. Annesi tarafından terk edilmiştir (buraya karakterler kısmında detay vereceğim), babası ise alkoliktir. Kendisi babaannesi ile yaşamaya devam etmektedir. Esty yine kendi cemaatinden olan Yanky ile evlenir. Ardından çiftin uzun süre çocuğu olmaz ve Esty'nin rahatsızlığı ile birleşen çocuk baskıları evliliği içinden çıkılmaz bir hâle sokar. En sonunda Esty evden kaçar ve Berlin'e gider. Her şeyin başlangıcı olan bu sondur. 

Berlin'e giden Esty; bir grup müzisyen ile tanışır ve hayatı hiç olmadığı kadar hayallerine yakın bir hâl almaya başlar. 

Unorthodox Dizi Karakterleri:


Esty: Biricik Esty... Aslına bakıldığında evliliğin ilk başlarında çok istekli, çocuk sahibi olup yuva kurmayı isteyen bir kız olsa da dizinin ilk anlarından itibaren Esty'nin bambaşka idealleri olduğunu hissedebiliyorsunuz. Evlilik sürecindeki yaşadıkları onu güçlü bir karakter haline getiriyor. Shira Naas'ın canlandırdığı karakter öyle bir şey ki; hem saf ve masum hem de bir o kadar güçlü ve cesur bir kadın. Onu izlediğiniz her dakika o muhteşem oyunculuğunun büyüsüne kapılıyorsunuz. Üstelik o kadar minik ki bağrınıza basmak da istiyorsunuz. Hele ki son bölümde bir sürü kalpcikler kalpcikler. Güzel kızım benim! 

Yanky: Esty'nin eşi. Son bölümde herkes Yanky için üzüldü, fakat ben onunda bir çocuk olduğunu, saf ve yönlendirilebilir olduğunu bilmeme rağmen üzüntü duyamadım. Yanky cemaatin ve yaşadığı yerin sınırları dışına çıkmamış, yaşamla ilgili çoğu şeyi bilmeyen ve çoğunlukla annesinin yönlendirmesiyle yaşayıp onun dediklerini uygulayan biri. Bunlar ne yazık ki kendi gözümde onu haklı çıkartmıyor. Hür olmayabilirdi, ama yetişkin olarak bir şeyleri düşünebilirdi.

Moishe: Dizideki baskın karakterlerden biri. Cemaatin içinden Yanky'nin kuzeni, fakat buradaki Moishe karakteri aslında insanın gaddar yanını gösteren bir imgelem. Kendisi de cemaatten bir dönem uzaklaşıp dünya zevklerine gitmiş, sonrasında cemaate ailesinin yanına dönse de Yanky ile beraber çıktıkları yolculukta hâlâ önceki dünyasından kopamamış birisi olarak gözüküyor. Ama dediğim gibi Moishe tamamen o kötü yanları göstermek için var ve Moishe aslında her zaman çevremizde olabilecek sapkın bir karakter. Ama oyunculuğunu sevdim ve ciddi anlamda da karakter olarak beni sinirlendirenlerden oldu.

Esty'nin Annesi Leah: Babası için anlatılabilecek tek şey alkolik olması ama annesi kesinlikle öyle değil. İlk başta annesi Esty'i terk eden biri olarak lanse edilmiş. Oysa Esty annesiyle yüzleşirken gerçekleri ve hikayenin aslını öğreniyor. Yani burada da Moishe yine devreye giriyor.Terk edilmediğini, aslında zorla koparıldığını bilmek içime bir kıymık batırdı...

Robert ve Diğer Müzisyenler: İlk karşılaşmadan beridir kesinlikle ortaya bir kalp bıraktığım doğrudur. Robert ve Esty'nin birbirlerine kol kanat germelerine doyamayacaksınız. Esty Berlin'e gittiğinde bu müzisyenlerle karşılaşmasa, o konservatuara yardım amaçlı giriş yapmasa, onlarla devam etmese ne olurdu acaba diye düşünmeden duramıyorum. Açıkçası onun için en mutlu olduğum sahneler hep okula ait. 

Bunlar dışında, okuldaki hocalar, kendisine piyano öğreten hocası, babaannesi (ki bir yanım ona kızarken bir yanım üzüldü) gibi birçok yan karakter çok başarılıydı. Sanki rol değilde gerçek bir kesit gibi hissettirdiler. 

Peki ya bunca karakter ve konuyu anlattım, sizce benim gözümde nokta atışı yapan, kalbimden vuran sahneler ne olabilir? Gelin biraz da yorumumdan bahsedeyim.

Unorthodox Dizi Yorumu:


İlk 5 dizimi sorsanız, işte birisi burada diyeceğim. Neresinden başlamalıyım bilemiyorum, ama dizinin içini anlamak önemli olduğu gibi anlatmak daha fazlası... O yüzden özenli davranmaya çalışacağım. Ama sona doğru madde madde vurgulamam gereken sahneleri söyleyeceğim.

Öncelikle bizim böyle güçlü kadınlara ihtiyacımız var! Ne istediğini bilen, zor gününde dibe inmek yerine yukarı çıkabileceği yolu bulan veya en azından o yolu arayan, ne yaşarsa yaşasın dimdik duran kadınlara... Esty'i izlerken içimde büyük bir heves doğdu. Hayallerimizi unuttuğumuz, ertelediğimiz, çabalamaya üşendiğimiz zamanlar oluyor. Ama Esty belli bir yere kadar bunun devam edeceğini, bir yerden sonra ise ipleri elimize almanın vakti olduğunu anlatıyor, kendi diliyle. İzlerken "Ah Esty..." demeden duramadım.

Sen bir kadınsın "yapamazsın" denir, gücü yetmez gibi görünür ya. Unorthodox' da Esty'nin yaşadığı çaresiz durumdan çıkışını gördüm. Ve umut ışığı oldu... Dinin kullanılarak, baskıyla dayatmayla ya da doğru bilinen yanlışlarıyla neler yaptıracağını, neler yaşatacağını gösterdi bizlere. Moishe'nin hep insanı ya yoldan çıkarmaya ya da zorla düşünce kısıtlamaya sevk ettiğini de... Bir erkeğin eşine olan sevgisinin çocukla ölçülemeyeceğini de... Bir kadının mutlu olması için ona destek olunması gerektiğine de... İnsanların istediğini yapmadığınızda size nasıl kapıları kapatacaklarına da... Kimse için değil, kendin için yaşaman gerektiğine de... Her ne olursa olsun inanılan yoldan vazgeçmemeye de... En sonunda herkes için bir çıkış kapısı olduğuna da...

Benim baş tacım olarak kalacak Unorthodox, bir hikaye ya da klasik dizi gibi izlenmemeli. Tam tersine, her anını özümseyerek, her bir repliğin her bir sahnenin akla kazınmasını sağlayarak izlenmeli. Boş vakitte değil de, dolu dolu izlenecek bir dizi. 

Farkındasınızdır çok başka anlatıyorum bu kez bir diziyi. Ama emin olun hepsine değer. Belki de Netflix'in bugüne kadar yaptığı en iyi dizi yapımlarından biri demek doğrudur. 

Benim için Unorthodox'un Aklımda Yer Eden 5 Sahnesi:


1. Denize girdiği sahne. Kesinlikle o sahne benim için tam bir başyapıt. Hissettirdiğini kelimelerle anlatmam mümkün değil. İlk özgürleştiği, ilk ben buyum dediği an. Artık korkmayacağının, perukların ardına sığınmayacağının temsili. 

2. Saçlarını tıraş ettikleri sahne. O an akıttığı gözyaşları, acı sanki yanı başımdaymış gibi içim yaktı geçti. Bir an izlerken "yapmayın, ağlatmayın" diyesiniz geliyor. Her haliyle çok güzel evet, ama evlilik adına kendini koyuyor bir kenara, saçlarıyla birlikte...

3. Yanky ile evlilikten önce ilk konuştuğu sahne. O kadar görücü usulüne yakın bir evlilik sürecine giriyor ki, en sonunda aile kızı beğeniyor Yanky ile karşılıklı bir masaya oturtuyor. Yanky erkek, o yine bir şeyler yapabilir, ama Esty kız, o şarkı söyleyemez kahkahalarla gülemez. Birbirlerinden utandıkları kadar, aralarındaki keskin çizginin de belirlendiği o sahne.

4. Esty'nin sahneye çıktığı o an. Yanky'nin, annesinin, Robert ve arkadaşlarının onu izleyişindeki heyecan, gurur... Hem "vaov" diyor, hem de tüyleriniz diken diken olarak o sahneye bırakıyorsunuz kendinizi. Ve sanırım dizinin en beklenmedik noktasıda buydu benim için. Hiç ummadığım yerden, hiç ummadığım bir şekilde gösterdi kendisini ve müthiş hissettim. 

5. Son olarak Yanky ve Esty yüzleşmesiydi. Yanky o süreçte Esty'nin ne istediğini anladı ama (bana göre iş işten geçmişti) Esty yeni hayatıyla yeni başlangıcıylaydı. Ama Yanky Esty evden kaçmadan önce ne kadar kızdırdıysa da söyledikleriyle, son kısımda da bir o kadar Esty için yapabileceklerini gösterip üzdü. 

Gerçek hayatını herkes gibi eminim sizde merak etmişsinizdir. Evet Esty'nin yaşadığı zorluklar gerçekti, evet bazı kısımlar belki yumuşatılmıştı ama her karakter kendi doğru bildiği yoldan gitti. 

Keşke 2.sezonu da olsaydı dediğim güzelim dizinin de yorumunun sonuna geliyorum. Listenizdeyse mutlaka yakın tarihe alıp başlayın, eğer henüz ilk kez öğreniyorsanız da listenize ekleyin. Çok çok öncelikli tavsiyemdir. Açıkçası Selfmade'den daha büyük zevkle izledim. Hep çok güzelsin Etsy.

🌼


Hepinize şimdiden iyi seyirler dilerim. Hoş kalın!

Ruhunarenkkat ile Birlikte Geçen 4 Yıl! 🌱


Bir tohum ekmiştim, tam 4 yıl önce bugün. Buna ihtiyacım olduğunu, bir şeyleri sözlerle paylaşmaya hasret çektiğimi bilen biri olarak tam şu sıralarda Blogger'a üye olup, Ruhunarenkkat adını alıyordum. Klişe cümlelerle başlangıç yapabilirdim belki şimdi, 4 yaşındayız yaşasın vs. gibi gibi işte... Ama Ruhunarenkkat'ın, Ruhunarenkkat'la nefes almanın ve ona sahip olmanın o klişelerden öte bir anlamı oldu hep benim için. Burada büyüdüm, burada içindeki çocuğu kaybetmeden bir yetişkin oldum. Hep derim ki, blogum benim çocuğum. En azından hep böyle hissediyorum, sevgim, şefkatim, yeşersin çiçeklensin diye gösterdiğim özen, başka hiçbir işte duymadığım ve burada ilk günkü gibi hissettiğim heyecan... Evet sanırım ben bir blog annesiyim.

Dört yıl öncesinde ektiğim tohumun gün gün yeşermesini izliyorum, hâlâ. Şimdiyse her bahar ayında çiçeklenip bir tomurcuk daha açıyor. Üstelik artık sevgim tek başına da değil, arkasında bir sürü ruhunarenkkatsever var. 



Neden Ruhunarenkkat? 


Adının hikayesini çoğunluk bilmiyordur muhakkak, biraz bundan bahsedeceğim biraz da renklerin bende olan anlamını anlatacağım. Oldukça zor olacak belli ki ama derin bir nefes alarak başlıyorum sözlerime... Bunun için biraz da eskiye döneceğim. 

Hayatımda, renklerin hep bi' anlamı vardı benim için; yeşil sakinleştirirken mavi ruhu dinlendirir, turuncu bir enerjidir pembeyse duygusal. Öyle veya böyle dünya üzerinde var olan tüm renkler yaşama bir şeyler katar. Ki bende olan durumda tam olarak bu işte... Her renkten biraz aldım, küçüklükten beri hep gökkuşağı renklerine hayranım, büyüdüm ne olursa olsun daha fazla renk dedim. Hikayenin asıl özeti bu sanırım. Renklerden çıktım yola, yıl 2013 instagramda ilk hesap açmışlığımda içinde renk geçen bir kullanıcı adı aldım. Sonra blogu kurdum ve hayatınızın Ruhunarenkkat'ı olarak devam ediyorum.

Burası oluşurken tek içimden geçen; yazdıklarımla içimdeki bir şeyleri dökebilmekti... Suskunluklarım, kelimeler içinde boğulduklarım, söyleyemediklerim, söylemek istemediklerim ne varsa hepsi bir yerde toplandı. Artık hiç susmayan ve susmasını istemediğiniz biri oldum. Minnettarım... 

İlk yazımı yazdığım günü hâlâ hatırlıyorum, okunmaktan çok bir şeyler paylaşabilmekti istediğim şey... Sonra kelimeler birilerine ulaştı, birileri "ben de buradayım diye elini salladı" ortak söylenecekler arttı derken bu günlere kadar geldik. Şunları yazarken kalbimde deli gibi bir gümbürtü var. Heyecanıma verin, bu yıl her yıldan daha iyi hissediyorum ve bunu bir şekilde fazla yansıtıyorum sanırım buraya... Bu renkli çocuğu büyüten ne varsa, benim dışımda sizin sevginizle aynı zamanda. Böylesine sahiplenmeseydiniz, bu denli yanında olmasaydınız bunları konuşmazdık belki de. 

Birinci yıl sonrası hiç unutmam Türkiye genelinde kaç ilde okunduğumu ilk gördüğüm an ağlayacaktım neredeyse... Daha ilk andan tüm şehirlere ulaşabilmek benim hep ilk ve büyük mutluluğum olarak kalacak. Geçtiğimiz yıl ne yıl dönümü kutlayabilmiş ne ilgimi buraya verebilmiştim. Bu geçen yılın bana öğrettiği en önemli ders; her ne olursa olsun asla buradan uzaklaşmamam gerektiğiydi. İşin aslı da şu ki; genelin aksine uzun aralık vermeme rağmen buraya karşı kendimi hiç soğuk ve uzak hissetmedim. 

Bir kelimeden, bir sözden veya bir şarkıdan, bir replikten hayatınıza katıldım belki de. Ya da tesadüfen gördünüz rastlayıp "bu neymiş" dediniz. Bir şekilde yollarımızın kesişeceği anlar belliymiş hayatımızda. İşte bunu okuyorsunuz ve bir şekilde bu bağımız güçlenecek. Sizler artık benim sadece okuyucum ya da takipçilerim değilsiniz, renklilerimsiniz... 

Ve işte şimdi koskoca 4 yıl geçirdik, beraber... Bana birçok abla, abi, kardeş kattı. Ben hâlâ doğru bildiğim yolda, gönlüme güzel geleni, içime sineni, aklımdan geçeni yazıyorum size. Size verebileceğim en birinci söz bu; Ruhunarenkkat'ı koruyacağım, sımsıkı sarılmaya devam edeceğim. 

Bana sorulsa "hayatının dönüm noktası nedir" denilse; belki birkaç ara nokta vardır ama en güzel dönüm noktam o "blogunuzu oluşturun" butonuydu. Bir kez daha iyi ki! Bir kez daha çok şükür...

Yeni blog açanlara ya da açmayı düşünenlere de artık minik bir tecrübeli olarak şunları söylemek isterim... 

🌱 Blogu gerçekten yazı yazmayı seviyorsanız açın. Zorunluluk için ya da belli bir karşılık bekleyerek yapılan her şeyin ömrü kısa ne yazık ki..
🌱 Buradan para kazanma amacıyla başlangıç yaparsanız, birkaç ay sonrasında başka kazanç yollarına aklınız kayacak ve blog önemsiz olmaya başlayacaktır. 
🌱 Eğer ki "ben yazı yazmayı da insanlarla bunu paylaşmayı da seviyorum" diyorsanız; hiçbir şekilde araya soğukluk, umutsuzluk katmayın. İlk günde yüzlerce kişi sizi okuyabileceği gibi, ilk yılın sonunda da yüzlerce kişiye yeni erişmiş olabilirsiniz. Siz sadece yazın. Çünkü asıl sevginiz, yazı yazmak... Takipçi kasmak ya da birilerinin dikkatini çekmek değil. 
🌱 Tabii ki okuyanlarınızın fikrini önemseyin, ama kendinizi kimseye göre değiştirmeye çalışmayın. Her zaman özgünlüğünüzü ve ilk andaki hislerinizi koruyun. Her öneri aklınızın bir köşesinde kalsın, önceliğiniz ise içinizden gelenler olsun.
🌱 Gündem değişebilir, Google Trendleri'de. Teknoloji ilerleyebilir, artık insanlar okumaktan sıkılabilir. "Youtube varken neden blog yazayım ki hâlâ? Para da kazanırım." diyebilirsiniz, ama Youtube yaparken blogunuzu unutmayın. Her şeyin yeri ayrıdır, blog kitleniz ise okumayı ve sizi sevenler olduğu için her zaman baki kalacak.
🌱 Blog yazmanızı geçici bir heves gibi görenler olabilir ya da destek olmayanlar... Bunları sakın kafanıza takmayın, gerçekten hayallerinizi gerçekleştirmek de zor değil, heves olarak yarıda bırakmayıp ebedi olarak yaşamınızın baş köşesinde tutmakta... 
🌱 Son olarak; yazımızını geliştirin, kendinizi her zaman yenileyin. Trendlere tamı tamına uymak değil de, güncel kalabilmek en önemlisi. Yazınız hep kolay okunur, anlaşılır, ilgi çekici ve diliniz hep yalın olsun. 

Böylelikle tavsiyelerimin ve yazımın da sonuna geliyorum. Ne de güzel yeşillendik değil mi beraber? Dilerim yıllarca birlikte çiçeklenir, birlikte yeni ve taze mevsimlerden geçeriz. 

Dört yıllık kısa yolculuğumda başta ailem ve sevdiğim beye olmak üzere, yakın dostlarıma özellikle teşekkür edeceğim. İlk andan bu yana beni hep desteklediğiniz, her şartta yanımda olduğunuz ve benim kadar Ruhunarenkkat'ı da sevdiğiniz için var olun.

Ardından ise; bunu okuyan her renkliye, beni uzaktan yakından tanıyanlara, yardımı geçen bugüne kadar ki birkaç hayat kurtarıcı hamleyi yapmama vesile olanlara, belki de okul zamanları aynı sıralarda oturduğum arkadaşlarıma teşekkür ederim. İyi ki varsınız! Birlikte nice yıllarımız olsun! 



Saç Örgüsü-Laetitia Colombani Kitap Yorumu


Herkese merhaba! Her geçen gün kitap üstüne kitap bitiriyoruz malum. O yüzden ben de çok ama çoook güzel bir kitap yorumuyla karşınıza geldim. Hem belki fikir olur, hem de size şu zor günlerimize karşı iyi hissettiren bir arkadaş olur diye düşündüm. Çünkü kitap o kadar sihirli bir bağa sahip ki gözümde, iyi hissettirmekle kalmıyor bir yerde hala hikayesini devam ettiriyor...

Fazlasıyla merakınızı çektiğimi düşünerek hemen kitaptan bahsetmek istiyorum. 
Kitap Yan Pasaj Yayınevi'nden bu yılın Mart ayında çıktı. Henüz daha kapağını görmüştüm ki kendisine tabiri caizse vu-rul-dum! Yan Pasaj Yayınevi bizim 2 yıl önce gerçekleştirdiğimiz Yalova Blogger Etkinliği'nde de bize sponsor olmuş, onun öncesinde de işbirliği gerçekleştirmiştik. Çıkardığı kitaplar açısından bakınca; hayata dokunan, iyi gelenlerin hepsi burada toplanmış gibi. O yüzden yeri bende ayrıdır. 

İlk okuduğum "İkinci Hayatın Tek Bir Hayatın Olduğunu Anladığında Başlar" da bende müthiş etkiler bırakmıştı ve hayatımın birçok yerinde uygulamaya da koymuştum. Bu kitapta özellikle son zamanlarda izlediğim Selfmade: Sarah CJ Walker dizisinden sonra, inanılmaz bir kadın gücü ve geleceğe inanç etkisi yarattı. Hatta ikisi birden beni motive eden set gibi geldiler. :)




Saç Örgüsü Kitap Konusu:


3 kadın, 3 ayrı din, 3 ayrı ülke. Birbirlerinden habersiz yaşayan üç kadının hikayesini okuyoruz. Hindistan'dan Smita, Sicilya'dan Guilia ve Kanada'dan Sarah. Üçünün de tek bir amacı var; özgürlüklerine ulaşabilmek. 

Smita Hindistan'da kast sınıfının en altında yer alan, hatta sınıftan bile sayılmayan bir annedir. Kızı Lalita'yı okula göndermek, ona kendisinin kaderini yaşatmamayı istemektedir. İnsan dışkılarını toplayarak geçimini sağlayan Smita ve fare avlayarak, ardından da fareleri akşam eve yemek diye getirerek aileye bakan baba Nagarajan kızları için en iyiyi istemektedirler. Zaten her hikayeyi okuduğunuzda içinizi en burkan kesinlikle Smita'nın oluyor. Kızları Lalita'nın okulun ilk gününden dönüşü ile her birinin hayatı değişecek bir noktaya girmektedir. 

Giulia ise Sicilya'da yaşayan babasının saç atölyesinde çalışmaktadır. Babasının geçirdiği kaza sonucu, atölyenin işleyişi ve ardında kalanlarla ilgilenme görevi ona düşer. O sırada yaşamaya başladığı aşk, gelecek için yapacaklarıyla birleşir ve Giulia için de olaylar başlamış olur.

Sarah; Kanada'da başarılı ve adı duyulmuş bir avukattır. Aynı zamanda bir şirketin de ortaklarından biridir. Fakat mahkeme sırasında başına gelen bir rahatsızlık onu bambaşka konulara götürecektir. İlk başta hırslı (özellikle hamile olduğu dönemlerde hamileliğini gizleyerek iş hayatına devamı çok tuhaf gelmiştir gözüme), işini ve özel yaşamını ayırsa da daha ok işine odaklı bir anne olarak anlatılır. Sonrasında ise; çalışma hayatından yavaş yavaş kopuşunu, ayrıştırılmasını okuyoruz. En zor toparlanan karakter şüphesiz ki Sarah. Bir yanı düşerken, bir yanı düşmeye devam edecek psikolojidedir. Ama son çıkışları onu harika bir noktaya getirir.

Saç Örgüsü'nün benim için en anlamlı kısmı; üç karakterin de birbirinden habersiz olmasına rağmen, tek bir noktada birleşebilmesidir. Bu birleşmeden kastım, bir araya gelmek değil yanlış anlaşılmasın. Uzak yerlerden bile bir zinciri tamamlar gibi, bir saç örgüsünden başlayıp mutluluğa giden bir yolla sonlanıyor. Gerçekten son sayfasına geldiğimde yüzümde bir tebessüm, sanki bir yerlerde hala o anı devam ettiriyorlar düşüncesiyse içimde bir huzura sebep oldu. 

Sonu hem tatmin edici, hem de iyi hissettiren favori kitaplarıma bir yenisini daha ekledim böylelikle... Tek bir "olsa güzel olurmuş" dediğim nokta var. Sonda tüm karakterlerin geleceğini bir şekilde hayal edebilirken, Smita ve Lalita'nın bir eksik kalmış sanki... Ne yaptılar, neredeydiler gibi kısımları çok düşündüm. Ama her şekilde, en sevdiklerim içerisinde kalacak.

Böyle güzel ve kendine inanan güçlü kadınlara daha çok ihtiyacımız var. Aslında Saç Örgüsü bize bunu anlatıyor. Dil, din, ırk fark etmeksizin hepimiz inandığımız şeyler uğruna savaşabilir, güçlü kalıp, galip çıkabiliriz. Kimseye bağımlı olmadan, kendi ayaklarımız üzerinde durabilir, hayal ettiklerimizi gerçeğe çevirebiliriz. Bu tamamen bizim elimizde. İnancımız olduktan sonra üstesinden gelemeyeceğimiz şey yok...

Kendi kendine söz vermişti. Bir daha asla nefesini tutarak yaşamayacak, bundan böyle nihayet özgürce ve onuruyla nefes alacaktı. 

Özgür ve onurlu bir yaşam için hepimiz kendi adımımızı atmalıyız bence... Hayatımızın tadını, yaşamanın kıymetini böyle anlayabiliriz.

Şimdiyse kitaplığınızda mutlaka bulunması gereken bir kitabımızın daha sonuna geldik ne yazık ki... Su gibi akıp gidiyor, okurken zamanın nasıl geçtiğini bile anlamıyorsunuz. Dili ve üslubu açısından da oldukça hoş olan bu kitabı kesinlikle öneriyorum! Hem kendinizden bir parça bulacaksınız, hem de içinizdeki hayalleri ve inancı olan kadının bir şeyler yapma isteği harekete geçecek. Öyle ki okuduğum sırada çok fazla farkındalık edindim. Zor şartlarda "imkansız diye bir şey yoktur"un gücüne inanmak, düşer ve boğulur gibi olurken her zaman bir çıkış kapısı daha bulunabileceği, sağlıkta yaşamın değerini bir kez daha anlayıp kendime vücuduma iyi bakabilmek bunlardan sadece birkaçı. Her karakterden size geçen bir öğüt bulmak hiç zor değil.

Şimdiden hepinize keyifli okumalar diliyorum kitapkurtlarım! 😇 Yan Pasaj Yayınevi'ne ise beni bu güzellikle tanıştırdığı için çiçekli, bol sevgili teşekkürler!🌸

Atypical Dizi Yorumu


Netflix ve diğer dizi/film platformu sömürgeciliğine devam ettiğimiz şu günlerde keyfinizi yerine getirecek, sizi duygudan duyguya sürükleyecek bir dizi daha getirdim. Gözyaşları mı dersiniz, kahkahalar mı dersiniz, minnoş ve tatlı motivasyonlar mı dersiniz bilemiyorum ama ne ararsanız var desem kısaca özetlemiş olurum sanırım. 

Aslında öyle bir dizi arayışında olmadan fakat ne istediğimi seçemediğim günlerde tesadüfen listemde bir seçim yapmıştım, şimdi düşünüyorum da iyi ki Atypical'i seçmişim ve farkına varmışım diyorum. Atypical anlamı ve direkt olarak verdiği mesajlarıyla gönlüme taht kurmuş dizilerden oldu. Bu yüzden özellikle burada detaylandırmak istedim. Normalde biliyorsunuz bende baskın olan, sevdiğim dizi/filmleri paylaşmaya gayret ediyorum. Hoş film konusuna girmeyelim, onlarda da yığınla sevdiğim var ama sizi instagrama yönlendirmek isterim.

Çok fazla da bekletmeden hem Atypical dizisinin konusunu hem de karakterlerini bir güzel anlatayım. Siz de bir an önce başlayın e mi? :) 





Atypical Konusu: 


Sam Gardner otizm spektrum bozukluğuna sahip 18 yaşında bir lise öğrencisidir. Annesi Elsa, babası Doug ve kız kardeşi Casey ile yaşamı, okul dönemi ve geçirdiği tüm süreçleri, acı tatlı her haliyle anlatıyor. Bir bakıyorsunuz sitcom tadında, bir bakıyorsunuz eğitici bir video izlercesine öğretici... İlk bölümleri terapisti Julia ile başlayan konuşmaları daha sonra bizi de aile ve yakın çevresine dahil ederek olaydan olaya sürüklüyor. Şu anlık 3 sezonu bulunan dizi 4.sezon onayını da aldı ve final yaparak bizi bir kez daha üzecek... 3.sezonda bile çok nadir hissettiğim bir duyguya kapıldım. O kadar alışmışım ki, sanki Friends, The Big Bang Theory, Modern Family gibi o ailenin içindeymişim de ayrılıyormuşum gibi. 

Her bölüm yaklaşık 20-30 dk aralığında, yani çerez gibi hemen bitirmelik. Sezon başına da 10 bölüm civarında. Göz açıp kapayana kadar bitirecek, bir sonraki bölüm derken 3.sezon finalinde bulacaksınız kendinizi garanti veriyorum.

Atypical Karakterleri:


Sam Gardner: En başta da bahsettiğim gibi başrolümüz, 18 yaşında otizm spektrum bozukluğu olan bir lise öğrencisi. Ama o kadar efsane yetenekleri var ki. Yakın çevresinden fikir almasına rağmen bambaşka şeylerle karşımıza geliyor. Ve takdir ettiğim şey ise; gerçekten rolünün hakkının verilmiş olması. Açık sözlülüğü ve net hareketleri ile The Big Bang Theory'nin Sheldon Cooper'ına çok ama çoook benzettim. Neredeyse birebir aynılar. Tek farkla biri otizm, biri dahi. Çok keyifli bir karakter, yavaş yavaş hissetmeyi duygulara sahip olmayı, aşkı, dostluğu öğreniyor. Özellikle Paige ve Zahid'li sahneleri en sevdiklerimden oldu. Penguen, tilki gibi kutupsal canlılara ilgisi var ve hele ki kaplumbağası. Odasına girildiğinde göze çarpan mavilikler o kadar güzel ki. Bende onu izlerken daha çok sevmeye başladım penguenleri. Okul döneminde yaşadığı zorluklar bir miktar gözleri doldursa da, tepkileri çoğunlukla gülümsetti. 

Casey Gardner: Casey Sam'in kız kardeşi, aynı lisede okuyorlar ve birlikte bazı rutinleri bile var. (yemek parasını almak vs gibi) 16 yaşında, koşu takımının parlayan yıldızı ve gerçekten de sonraki bölümlerde yükselişi hak eden bir kızımız. Fakat çok atarlı, tam bir erkek Fatma dediklerinden. Ben ilk sezon açıkçası Casey karakteri çok sevmiştim, özellikle Evan ile birlikte de uyumlulardı. 2 ve 3.sezonda ise yavaş yavaş değişiyor, okulundan arkadaşlarına hatta tercihlerine kadar... Bu sebepten sezon finalinde büyük gıcık olarak ayrıldım ondan. 

Doug Gardner: Sam ve Casey'in babası. Dizide sevdiğim nadir karakterlerden. Çok iyi niyetli ve sıcak bir baba. Ailesine bağlı, acil müdahale ekibinde çalışıyor ve konuşması ilgi alakası insanı mutlu ediyor. 2.sezonda biraz daha parlamasını sevdim, çok sönük kalıyordu açıkçası. 

Elsa Gardner: Dizide sevmediğim tek karakter. Sam ve Casey'in annesi, Doug'un eşi. Çok fazla detaycı, biraz benmerkezci daha doğrusu benim dediğim iyidir, doğrudur diye düşünen, müdahaleci ve boğucu bir anne figürü. Kadını gördüğümde sinirim tepeme hep zıpladı. 4.sezon gelsin gene zıplayacak. Spoiler olmaması için belirtmeyeceğim ama büyük bir yanlış yapıyor ve son 2 sezon onun bu cezayı çekişini de izliyoruz. Orada dahi üzülmedim, seveninin de çıkacağını sanmıyorum. Tek takdir edeceğim Sam için çok şey yapmış olması.

Evan Tuba: Casey'in erkek arkadaşı. Dizide ki doğru düzgün karakterlerden. O çocuğu da son sezonda çok üzdüler... :( Casey'e ilk gördüğünden beri vurgundu, sonra kavuştu fakat ah be! Üzülmeyi hak etmiyordu. Ama düşünce yapısı ve samimiyeti iyi yansıtılıyor. 

Zahid: Dizideki en ama en çok sevdiğim karakter! Üstüne tanımam. Mükemmel bir oyunculuğu var bence. Sam ve Zahid birlikte çalıştıkları teknolojisi mağazasından çok yakın arkadaşlar hatta Zahid'in değimiyle homies'ler yani kankalar. :) Tam fırlama bir karakter, ama düşünceleri, Sam için yaptıkları, düzgün hareketleri, sıcakkanlılığıyla çok sevilesi. Zahid'i izlemekten büyük keyif aldım açıkçası. Son anda gerçi saçma bir tiple evlenip kazaya gidecekti ama geçti. Her zaman dizilerde görmek isteriz seni Zahidomie! :)

Paige: Yine çok tatlı ve çenesi düşük bir kızımız. Sam'in sevgilisi. İlk başlarda Sam'in ondan kaçışını görmeniz lazımdı. :) Çünkü susmuyor. Ama bir o kadar da tatlı ve anlayışlı. Çiçeği, böceği şirin şeyleri pek sever. Hareketli olmasına bakınca insan şaşırıyor ama Sam'i anlayan nadir insanlardan ve sezon finallerinde Sam için yaptıkları bende göz yaşı pıt durumu yapmıştır. 

Izzie: Casey'in sonraki okulunda en yakın arkadaşı. Buna daha fazla detay veremem ama son 2 sezonda öne çıkan ve birçok dengeyi değiştiren karakter. Herkes Cazzie'ci olup shiplemiş ama, ben bu bağlamı pek sevemedim.

Terapist Julia: Sam'in ilk baştaki terapisti, gerçi sonrasına hem ailenin hem de Sam'in geçirdiği kriz sebebiyle uzaktan terapisti oldu ama. Sevimli bir kadın. Terapistlerinde iyi gelip gelip sonra kendi içlerinde delirebileceklerini gösteriyor. O halleri çok komikti, hastalarına sakin ve telkin ediciyken, kendi yaşadığı zorlukta çingenleşiyordu. 

Bu karakterler dışında okul koçları, arkadaşlar vs de var ama anlatılası olan temel karakterler bu şekildeydi. Gelelim Atypical'in bana ne hissettirdiğine...

Atypical Dizi Yorumum:


Atypical, otizmin hastalık değil de bir yaşam olduğunu gösteriyor. Otizmli arkadaşlarımıza gerçek hayatta da yaşatılan ya da gösterilen hal hareketleri gözler önüne seriyor. "Otizm bir hastalık değildir." cümlesi içime dokunan bir cümle olmuştur. O kadar yaşanan zorluk var ki ve siz bunu diziyi izlerken çok net anlıyorsunuz. Atypical bir dizi işte denerek geçilebilecek bir şey değil. Her sahnesi duyguları yoğun yaşatan ve bazı anlarıyla içe işleyen bir yapım. O yüzden favori listemde yeri sabit kalacak. 

Mutlaka izlemenizi öneriyorum. Sadece otizm değil arkadaşlık, aile bağı, gelecek ve değer verilenler için yapılan fedakarlıklar gibi birçok konuda bakış açısı kazandıracak. Ve eminim ki ağlatan yerleri de olacak... Çok yazasım var size burada ama izleyin ve kendiniz görün diye özetlemek istiyorum. Şunu da ekleyebilirim; izlerken hiç sıkılmadım ve 30 dk. nasıl geçti anlamadım. 

Size çok şey katacak Atypical'i izleme listenize alın ve keyfinize bakın. Şimdiden keyifli seyirler diliyor ve sonraki dizi yazısında görüşmek üzere diyerek yayın sonrası kaçıyorum. :)