Sıcak Günlere Serin Bir Mola: Limonata Tarifi


Sıcaak çok sıcaak daha da sıcak olacak!
Aşırı sıcak bir yaz gününden daha herkese merhabalar. :)
Bu sıralar Limonata tadında film maratonumuz devam ediyorken, yazın teması da belliyken ne yaptım dersiniz?
Sevgili Nisatoş'umun geçen yaz aylarında hazırladığı limonata tarifini yeniden düzenledim, güncelledim ve şu sıcak günler için yeniden okumanıza sunalım istedim.Kabul edelim ki, güzel denk geldi vesselam.
İsterseniz çok uzatmadan malzemeler ile başlayalım, böylece sizle birlikte de yapımına geçeriz. :)
Bu arada araya da kaynak yapayım, o sürahiyi nasıl bir heyecanla aldım, nasıl heyecanla fotoğraf çekmeye çalıştıysam detaylar gördüğünüz üzere. Kusura bakmayın, tekrar çekme şansım olmadı. :)



Malzemeler: 


-1 tane portakal
-1 tane limon
-3 litre su
-1 su bardağı şeker (çok şekerli isteyenler için 1.5 su bardağı da olabilir)

Şipşak tarife de geçelim:

Portakal ve limonu iyice yıkıyoruz, çünkü kabuklarını da kullanacağız. (Bütün vitamin itinayla kullanılır:) )
Yıkadıktan sonra buzdolabının dondurucu kısmına atıyoruz ve yaklaşık 3 saat bekletiyoruz.
Limonatayı yapmaya başlamadan 5-10 dakika kadar önce çıkarıyoruz, ama tamamen yumuşamaması lazım dikkat ediyoruz.
Sonra onları ortalayarak parçalara ayırıyoruz tıpkı domates kesmek gibi düşünün, dikkat ediyoruz elimizi de kesmiyoruz o sıra. :)
Şimdi bu parçaları rondo da daha ufaltacağız. Nasıl mı?
1 bardak şekerin yarısını rondoya koyuyoruz, yanına da portakal ve limon parçalarının yarısını ekliyoruz kesme işlemini yapıyoruz.
Derin bir kaba 3 litre suyu koyuyor ve rondodan geçirdiğimiz kısmı da suya aktarıyoruz.
Geri kalan portakal limonu da rondodan geçiriyor, kapta bulunan suya ekliyoruz. Ve tüm karışım hazır.
Şimdi karıştırmaya başlıyoruz. Çekirdekleri varsa ne olacağını merak ediyorsunuz, onları da ayırmaya uğraşmıyoruz sonra ayrılacaklarına kefiliz. :)
Hazır olan limonata karışımımızı bir süzgeç yardımıyla süzerek parçalardan da ayırıyoruz.
Ta-ta-ta-taam! Limonatamız hazır! :)

Hepinize afiyet olsun, ferahlık serinlik versin. :)
Nisa'nın da ilk tarifi sunduğu için eline sağlık bir kez daha. :) Başka tariflerde görüşmek üzere, hoş kalın. :)


Yalova'da Gezilecek Yerler #1


Herkese seelaam! :)
Derin bir sessizlik sonrası uzun zamandır düşündüğüm ama bir türlü aklımda oturtamadığım Yalova yazısını sonunda yazmaya karar verişimle birlikte geldim. Zor oldu ama fena olmadı sanki ne dersiniz? Hali hazırda epeydir de biliyorum burayı, hatta o derece ki ezberledim bile sayılır. Bu sebepten burayı gezmek, öğrenmek isteyenler için bir rehber niteliği görsün diye de bildiklerimi biraz detaylandırmak istedim. O zaman gelin başlayalım.

Öncelikle mini mini minnacık şehir olan Yalova'ya yolu düşenler fark edecektir ki; burası İstanbul'un bir ilçesi kadar. :) Küçücük ama bir o kadar da sakin olan Yalova, biraz sayfiye yeri ve emekli şehri olarak görülüyor. Kafa dinlemek, bir günlük de olsa diğer şehirlerin yoğunluğundan kaçmak için burası büyük popülariteye sahip. Merkez de dahil, Altınova, Armutlu, Çınarcık, Çiftlikköy, Termal olarak 6 ilçeden oluşuyor. Ama şehre geldiğiniz anda anlayacaksınız ki; özel aracınızla şehrin bir ucundan diğer ucuna sadece 1 buçuk saat civarında varıyorsunuz. Her ilçenin arasında çok ufak zaman farkları var. Hatta öyle ki, bazı yerlerine yürüyerek bile yarım saatte gitmeniz mümkün. Böylece günlük yürüyüş de yapılmış oluyor. :)

Peki madde madde gidecek olursak Yalova'ya adımınızı attınız ne yapmalısınız?

1. Yürüyen Köşk


Tartışmasız Yalova dendiğinde akla ilk gelen ve kesinlikle görülmesi gereken yeri. Hikayesini bilmeyenler için çok detaylı olmasa da anlatmak istiyorum. Burası ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün dinlenme yeri olarak biliniyordu. Köşkün yanında bulunan çınar ağacı ise köşke denk geldiği için bahçıvan kesmek ister, fakat Atatürk net bir emir verir. "Ağacı kesmeyin, bina kaydırılacaktır." Gelen mühendisler çalışmalar yaparlar ve binanın altına döşedikleri raylar ile köşkü yaklaşık 5 metrelik bir uzaklığa kaydırırlar. Böylece köşkün adı Yürüyen Köşk olur. Çınar ağacı da tüm heybetiyle hâlâ orada durmaktadır. Gerçekten de ibretlik ve örnek alınası hikayesi ile köşk yürümüştür.



photo by: renginhanim
photo by: renginhanim

Ben köşkün içini gezme fırsatı bir türlü bulamadım, sürekli gezi ve okul grupları geldiğinden dolayı her gidişimde kalabalık rastladım. En kısa zamanda içerisini de gezme planım var. Fakat öyle güzel bir yerde ki, hem piknik yapmak isteyenler için hem de ben gibi yürüyüşünü denize nazır yapmak isteyenler için iyi bir başlangıç noktası.

Nasıl gidileceğine gelecek olursam; İdo feribot iskelesinin hemen sağ tarafında girişi kalıyor ve yaklaşık 2 km. yürüyerek, bisikletinizle veya Atatürk Bulvarını hiçbir yere sapmadan takip ederek aracınızla da köşke ulaşabilirsiniz. Yürüyerek yaklaşık 30 dk. , araçla 10 dk. sürüyor.




2. Çiftlikköy


Yine kendi kişisel yorumum olacak ama, Yalova'nın en güzel ilçesi bence. Çok fazla gezilecek yeri olmamasına rağmen, sakinliği ile özellikle de sahiliyle "anlatmaya gerek yok, görüyorsunuz" tadında bir yer. Yalova'da ilk gördüğüm, bildiğim yerdi bu yüzden de anlamı büyük. Öyle güzel bir sahili var ki kumsalında, banklarında, piknik yerlerinde oturabilir, tüm sahilini baştan başa yürüyebilir, martılarının sesini mis gibi deniz kokusuyla dinleyebilirsiniz. En çok da fotoğraf için çok güzel manzaralar sunan Çiftlikköy sahili, yazın tam bir yazlık kesime dönüşüyor. Sahilinde, kumsalında yer bulabilmek mümkün değil.

Kışın sahili :)

Yazlık sahili :)

Ben ailemle yaklaşık 4-5 sene önce geldiğimde evler çok azdı. Ama şimdi Osmangazi Köprüsü etkisiyle de oldukça yoğunlaşan bir nüfusu var. Tabii ki güzel bir ilçe olması da bu durumu etkiliyor. Çünkü sürekli gelişen, kendini de geliştirebilen bir yer.

Peki sahili dışında neresi derseniz, sizi doğruca seyir yapılacak tepesine götürüyorum.Burada tüm Çiftlikköy'ü kuş bakışı görebilir, Seyr-i Marmara'da da afiyetle bir keyif kahvesi içebilirsiniz. Çiftlikköy'de gün batımı izlemeden dönmenizi de tavsiye etmem. Günü mutlaka burada bitirin derim.

Gidişi ise çok basit, yürüyen köşkten doğruca devam edin. Yan tarafı orası zaten. :)

photo by: renginhanim

Gün batımı gibi gün batımı :)
Tepeden görünüşü


Unutmadan söylemek istiyorum, ideal bir kahvaltı yeri ararsanız Yalova At Çiftliği şiddetle tavsiyemdir. O kadar övgüsünü duydum ki, yine bir türlü kızlar ile gitmek isteyip de fırsat bulamadığımız yerlerden kendisi. Fiyatı da kişi başı at binme+kahvaltı 25 tl. idi sanırım. Gittiğim zaman onunda fotoğraf ve detaylarını editlerim artık burada. :)


3. İbrahim Müteferrika Kağıt Müzesi


Merkezde Raif Dinçkök Kültür Merkezi ile tanışmam Mart ayında olan Sosyal Medya Zirvesi'ne gidişim ile olmuştu. Hatta o sırada telefonda Gizem ile konuşuyordum ve "buraya gelmeliyiz kağıt müzesi varmış içinde" demiştim. :) Daha sonra geçenlerde sonunda Kağıt Müzesi'ne gitmeye karar verdik. Giriş ücretimiz 1 TL. Müze gezmeye bayılan ben buna daha da bayılmış olabilirim. :)

Minik ama bir o kadar da değişik bir mekandı. İbrahim Müteferrika'nın Yalova'da matbaa açışı, ilk kullanılan kağıtlar, papirüsler, eski kitaplar, banknot ve pullar (özellikle bunlara aşık oldum), kağıt makineleri ve daha bir sürü şey.






Müzenin tamamını dolaşmanız en fazla 45 dakikanızı alıyor. Her kağıdı ilgiyle incelemek de istiyorsunuz, ama bazı eserler flaş gördüünde bozulabildiğinden izinleri kısıtlanmış.
Müze gezmesinin sonunda da kağıt yapımı uygulamalı olarak gösterildi bize. Açıkçası çok emek isteyen bir şey. Öylece yırtıp attığımız onlarca çöp kağıdı düşünce, içim ürperdi biraz.


Dut kağıtlarının dalları kesiliyor, kurutuluyor ve elinizle soydukça liflerinin ayrılmaya başladığını görüyorsunuz. Daha sonra bu lifler alınıp havan gibi büyük bir kaba konup uzunca bir süre dövülüyor. Ardından su dolu kaba aktarılıp çerçeve tarzı bir şey ile o liflerin kalıntısı alınıyor. Çerçevenin kapağı kapatılıp suyu hafifçe süngerle çektiriliyor, ardından kağıdın olduğu kısım oluşuyor ve kurumaya bırakılıyor (üstteki fotoğrafın sol köşesinde asılanlar). Sonuç ta-ta-ta-taaam! Doğal kağıt! Tabii ben kısaltarak ve izlenimlerim ile anlattım, detayları daha fazla ve izlenirken bazıları kaçırılıyor. :)

4. Termal


Yalova dendiğinde akla gelen diğer meşhur yerde Termal'deyiz. Aslında Termal'de çok fazla anlatılacak bir şeyim yok. Ama Yalova'ya gelip de uğramamak olmuyor ve oraya giderken ki yol çok güzel ağaçlı manzaralar sunuyor. Akılda kalmaması için yine de gelip görün derim. Ayrıca Atatürk Köşkü de Termal içerisinde bulunuyor.

Termal Yolu



Burada çeşitli şifalı suları deneyebilir, ortamını gezebilir, çeşitli yaşı epeyce büyük ağaçları görebilirsiniz. Aynı zamanda biraz ilerde Sudüşen Şelalesi ve Dipsiz Göl'e bakabilirsiniz.

Açıkçası beklentilerinizi yüksek tutmanızı tavsiye etmem, çok "vaaov" dedirtecek yerler değil. :) Ama uğrarsanız da, Doktorun Evi kahvaltı mekanlarında önde geliyor. Ben bir türlü gidemedim, "gidelim" diyene duyurulur! ( Buradan da tribimi atmış oldum:) )

Dipsiz Göl

Sudüşen Şelalesi


5. Balıkçılar Lokali 


Bu bölüm için ayrıca detay yapmak istedim, çünkü benim çok sevdiğim yerlerden birisi. İstanbul Çengelköy'de Çınaraltı'nı bilenler ya da Bursa'da Koza Han tarzını sevenler eminim minik Yalova'da da burayı sevecektir. Gerçi her bir yerin ambiansı çok farklı ama olsun.. Burada sahile karşı piknik gibi yiyeceklerinizi böreğinizi salatanızı alıp oturabilir sonra da 2 çay söyleyiverirsiniz işte. Bu kadar basit ve doğal :)

Güzel manzarası renginhanim'ınızdan :)

Heykele geldikten sonra sahil tarafından 1-2 dakika yürüdükten sonra kolayca buraya ulaşabilirsiniz.

Herhangi bir cafeye geçip oturmaktansa, en azından açık havada oturmak daha güzel diye düşünüyorum. O yüzden Yalova'ya yolunuz düşerse mutlaka gitmenizi tavsiye de ediyorum. Ayrıca tekneleriyle de fotoğrafçılar için ideal bir fotoğraf mekanı. Haydi çıkın çıkın gidin. :)

Vee an itibariyle de Yalova yazımın ilk part bölümünü bitiriyorum. Takdir edersiniz ki çok uzun olacağı için iki partta sizinle paylaşmayı istedim. Hem de daha detaylı anlatabilirim öyle değil mi ama? :) Tamamı bu kadarla biter mi hiç? Daha Çınarcık'a gideceğiz, Altınova'da piknik yapacağız, cafeleri nasıldır bir bakacağız, arboretum bile gezeceğiz, yani küçük şehir olduğuna bakmayın daha anlatacaklarım çook :)

O zamaaan part 2 ile çok kısa zamanda yeniden Yalova'da görüşmek üzere. :) Hoş kalın :)

Vis a Vis (Locked Up)-Dizi Yorumu


Diziseverlerim burada mıııı? Koşuuun yeni dizi önerimle, yeni gözdem ile geldim. Nasıl anlatsam, nereden başlasam bilemiyorum. Ama sanırım bu dizi nereden çıktı, ismi de ne değişikmiş gibi düşüncelerin arasından sıyrılarak baştan başlamalıyım. :)

Bilirsiniz kii, bende epey büyük bir İspanyolca sevdası var ve La Casa De Papel'den sonra da ispanyol dizi merakı başlamıştı. Sonuç olarak İspanya'ya gidiyoruuuum! Şaka ya. :( Ama bir gün size böyle bir haber vermeyi çok isterim. (Lütfen lütfen lütfen amin!)
Heh evet nerede kalmıştık? Sonuç olarak, ilk ispanyol dizim bittikten sonra içimde derin bir boşluğu kaldı. Bende başka ne diziler var diye araştırmaya başladım. Size, la casa de papel yorumunda kevserin mutfağı videosundan bahsetmiştim belki hatırlıyorsunuzdur. (Yorum içinde buraya tık tık) O dizinin bazı sahnelerinin çekildiği yerin Vis a Vis dizisiyle aynı olduğunu belirtmişti. İlkten bisabis olarak anladığım Vis a Vis'ciğimi yani ingilizce adıyla Locked Up'cığımı derin bir ar-ge çalışmasına aldım.:)Bir de baktım konusu güzel, hiç tereddüt etmeden başladım.



Açıkçası ilkten düşüncem şu şekildeydi; "bir hapis konusu ne kadar sürebilir? Ya da ne kadar sarabilir?" Önyargılı olmamak gerekiyormuş, ilk bir iki bölümde yine bu soruyu sorabilirsiniz kendinizce ama sonra bir bakacaksınız ki, sonra neler olmuş meraktan delirip sürekli "sonraki bölüm" e tıklayacaksınız. Benden size yine kefillik. :)
İddialı bir giriş daha geldiğine göre başlayayım anlatmaya, haydi toplaşın.

İlk baştan konusuyla başlamak istiyorum. Karakterleri kısaca sonrasında tanıtacağım. Ama önce şuraya tıklayıp dizinin mükemmel müziğini dinleyerek okumalısınız diyorum.

Dizimizin konusu; Macarena Ferreiro patronuna aşık bir hanımefendiciğimizdir. Böyle kibar dediğime bakmayın, işler çok karışık. Çünkü patronu evlidir ve yasak ilişkileri vardır. Bu patron bizim Maca'yı "eşimden ayrılacağım, ama eşim şirketi elimden alabilir bana yardım et" diye kandırıyor. (Evet klasik midesiz erkek stili ve klasik saf aşık kız stili) Daha sonra ise adam tabiri caizse vın!; hapse kara para aklama, hırsızlık gibi suçlardan giren Maca ise yapayalnız. (ilerleyen bölümlerinde ise cidden yalnızlığını göreceksiniz.) Dizinin ana temasını şekillendiren konu da bu şekilde başlıyor: Hapis hayatı. Hatta daha doğrusu; bir kadın için hapis hayatı! Burada Macarena'nın hapiste geçen zamanını görüyoruz. Daha ilk gününden başına bir şeyler gelmeye başlıyor ve hayatı tamamen değişiyor. Sadece hapiste de değil, dışarıda bile. Vis a Vis de her kadının hayat hikayesini, orada yaşamak için katlandıklarını, hatta bazen birbirlerine çıkar uğruna aklınızın almayacağı şeyleri yapmalarını izliyoruz aslında. Merak edenler için spoi sayılmaz, rahatça söyleyebilirim ki; Macarena dizinin tüm bölümlerinde hapiste. Çıkamadı, çıkamıyor, çıkamayacak derkeeen çıkmaktan vazgeçiyor hatta o derece.



Maca Maca diyorsun da kim bu artık anlat diyeceksiniz; gelin karakterleri de tanıyalım.

↣ Macarena Ferreiro: 


Nam-ı diğer Sarışın. :) Olay örgüsünü başlatan ana karakterimiz. Çok güzel biri ama keşke bu kadar da saçma hareketleri olmasa dedim her bölümde. İlk bölümlerde hapiste çok pasifti, ama sonra kendini aşmaya ve kimseden korkmamaya başladı. En başından beri suçsuzdu ki ben onu bambaşka bir kaçış olayına dahil olsa da o an yaptığı şeyler içinde suçsuz görüyorum. Tam "heh işte bu, hep böyle ol" dediğiniz an, başka bir saflık yapıyor. Yine de hayatta kalma amaçlı da olsa kendi özünü yitirmedi. Çok başarılı bir oyunculuğu var.



↣ Zulema Zahir:


Hapislerde bir ağa vardır ya hani. İşte buranın ağası demiyim de adeta zalım kraliçesi kendisi. İlk bölümde evcil akrebiyle karşılıyor zaten bizleri. (o bölümde de ne huylanmıştım yahu!) Asla karşı karşıya gelinmemesi gereken bir karakter, bazen gücüyle ve hakimiyetiyle takdirimi toplasa da, zalim bir güçlülük de itici geldi bana. Yani bazılarına kötü deriz ama, bu başka bir kötülük boyutunda. Macarena ile arasındaki savaşı canlı ve kanlı(!) görebilmek mümkün. Onun için özgürlüğüne kavuşurken yaptığı her şey ve parası olması yolunda çekilen her çile mübah. Sevdiğinden vazgeçmek bile. Şöyle de denebilir; kendinden başka önemsediği bir canlı yok. Yine de baş karakterlerden ve oldukça başarılı. Hatta kendine özgünlüğü konusunda üst düzey.



↣ Saray Vargas:


Bir diğer adıyla Çingene. Gıcık ama bir o kadar da dürüst bir karakter. Zulema'nın yandaşı ve onla arasında ne kadar kötü olay geçerse geçsin asla ona sırtını çevirmiyor. Yine de neyin doğru neyin yanlış olduğunun, en önemlisi de kendinin farkında. Birazdan bahsedeceğim karaktere aşık. Üstelik okuyanlara tuhaf gelebilir ama kendisi lezbiyen, sadece ailesi için dayandığı bir sürü şey var. Bana göre sinir bozuculuğu dışında yeri geliyor neşesiyle, yeri geliyor çingenliğiyle sevilen biri oluyor. Açıkçası Maca ile Kıvırcık için çok takışsa da benim favori karakterlerimden diyebilirim. En büyük zaafı; sevdikleri için her şeyi yapabilecek kadar gözünün kararması. Ayrıca kendisini La Casa De Papel'den Nairobi olarak da biliriz efenim. :)




↣ Estefania Kabila 


Geldik Kıvırcık'a. Aşırı sempatik, aşırı neşeli ama aşırı da sinirli kızımız. Saray ona, o Maca'ya aşık ilk günden beri. Çok kötü bir huyu var, anında parlıyor ve aradaki hatrı saygıyı silebilecek kadar yanlış şeyler yapıyor. Yine de çok ponçik. Gardiyanlardan biri de ona aşık da yaşadığı kötü şey büyük bir etken ve bunlar dışında o da ne istediğini tam olarak bilmiyor bence. Son sezonunda Maca ile arası buzdağından da öte olsa bile içten içe ona karşı sevgisinin bitmeyeceğini biliyoruz. Her zaman onu korudu ve onun için yapmayacağı şey yok. Maca bir dayak ye de atraksiyon olsun ilk yardımına gelen kıvırcık olmazsa bende bir şey bilmiyorum. Ne fena bir insan oldum ben ya. :)



Ana karakterlerimiz böyleyken, diğer mahkumların da birkaçından bahsetmek isterim.Soledad ablamız, Tere, Antonio, Anabel (iğrenç karakterlerden) de ön planda olanlardan. Çok anlatılacak şeyleri yok aslında. Anabel hariç diğerleri Maca'ya yakınlar.
Eveet gelelim, idare kadrosuna... Onları da sadece isimleri ile kısaca tanımlamak istiyorum.
Miranda; hapisin müdürü. Kadınları düzeltebilmek ve onların iyi birer insan olabilmeleri için elinden geleni yapıyor. Ama yetersiz. Çünkü dost gibi görünen kösteği olan yanlış biri var hayatında.
Sandoval; açıkça söylemek gerekirse mide bulandırıcı, iğrenç bir doktor.
Valbuena; egoist ve kaprisli bir gardiyan. Sandoval'dan farkı yok. Mahkumlardan birine aşık ama onu da siz görürsünüz.
Palacios; sıcak kanlı ve iyi niyetli gardiyan. Genellikle kandırılan oluyor.
Fabio; bir diğer gardiyan. Cinayet masasında görevli bir memurken buraya geliyor. Bazen kızdırıp bazen "heyt be" dedirtecek. Macarenaaa diyorum susuyorum. :)
Ve bunlar dışında Macarena'nın babası Leopoldo, kardeşi Roman, annesi Encarna, müfettiş Castillo, Zulema'nın sevgilisi Hanbal var. Bu kadar basitçe geçtiğime bakmayın her bir rol arka planda sığıntı gibi kalmamış, olayları fiştekleyici rollerdeler.



Diziye başladığınız an kendinizi devam etmekten alamayacaksınız. O kadar sarıyor ki, bazen şaşırıp bazen ürperiyor, bazen duygulanıyor, bazen sizde kızıyorsunuz. Sahneler çok gerçekçi, oyunculuklar çok gerçekçi. Benim size özellikle tavsiyem olabilecek bir dizi yani.
Ama şunu da dipnot olarak belirtmem gerek; instagramda hikayelerimde de tavsiye ederken söylemiştim. Midesi ve yüreği dayanabilecek olanlar izlemeli, aynı zamanda da Game of Thrones'da bulunan sahneler kadar rahatlık söz konusu olduğundan önyargı bulunmamalı. Çünkü olay örgüsü sebebiyle gözünüz bu detaylara takılmıyor bile...

3. ve 4. Sezon Yorumu: (Güncellendi)


Ah bunu yazarken çok üzülüyorum! Çünkü az önce Vis a Vis final bölümünü izleyerek favori dizilerimden birine veda ettim. Aslında son sezonu izlemeyi beklemiştim epey ve 5.sezon da gelir düşüncesiyle izlemiştim ama meğerse final sezonunu izliyormuşum. Açıkçası 3.sezon için pek olumlu yorumum yok, Çinliler geliyor, Cruz del Norte'ye gidiyorlar vs derken biraz durgun bir sezondu. Maca'da ölüyor ölüyor diriliyor mu derkeen. 4.sezonu anlatmak istiyorum izninizle.

Final sezonu aşşırı güzeldi. İşte aradığım sezon aksiyonu dedim izlerken, yine heyecanlandıran panikten tırnak kemirttiren sahneler izledim. Zulema için özellikle bir şey belirtmeliyim ki; Najwa Nimri sen şahane bir kadınsın, harika bir oyuncusun! Tek başına bile diziyi yönetip çevirecek güce sahip kendisi ve bu şahane bir şey. Hierro adlı yeni gardiyanından tutun, Sandoval karaktersizine kadar hepsi şahane eklemeler olmuş. 3. sezonun sıkıcılığı burada üstlerinden ölü toprak gibi atılmış. Final sahnesi çok duygulandırdı. 12 yıl sonrasında gördüklerimiz gülümsetti ve bitti...

Tüm yapımın emeğine sağlık, Vis a Vis en sevdiğim diziler içerisinde ilk 5'e girmişti zaten. Artık hep önereceğim hep hep hep!

Her neyse çok uzatmadan okuyan gözlerinize sağlık, hepinize de şimdiden iyi seyirler canlar. Atın bunu fava 



La Casa De Papel-Dizi Yorumu


Perfecto dizi yorumum ile Holaaa! :) Hepiniz bienvenidos canlarım. :)
Ya sen nasıl güzel bir dilsin yicem! :)

Aslında hem diziye başlayışım çok geç oldu benim, hem de diziyi bitirmem haftaları bulmuşken yorumum da gecikti. Bu yüzden affola. :) Öncelikle şunu da söylemeliyim ki, önümdeki not kağıtları dizi için yaptığım araştırmalarla dolu. Nereden nasıl başlayacağımı hiç ama hiiç bilmiyorum. :)



Şu fotoğrafı görüp de o müthiş şarkısını hatırlayanlar da yorumda bir el kaldırın görelim sayımızı. :)
Bir dizi düşünün;  ne ararsanız onda ve önceki izlenen tüm dizileri ezip geçiyor. Bunu abartısız söylüyorum, çünkü ilerleyen zamanlarda tıpkı 5 dergi, 5 yorum serisi gibi izlediğim diziler hakkında da bir yazı yayınlamayı planlıyorum bu yüzden de önceki dizilerime bakacak olursam "La Casa De Papel seninle çok geç tanışmışız!" diyorum.

Dizi normalde İspanyol Tv kanalı Antena 3'de yayınlanmış ve ilk bölümü tam 4.1 milyon kişi tarafından izlenince bu başarısının duyulması da zor olmamış. Netflix de diziyi satın alıp, kendi standartlarına göre yayınlamış ve mis gibi 2 sezonluk dizi olmuş. (Yazar burada hüzünlendi) Çünkü keşke daha fazla olsaydı!

Tabii benim gibi sevenleri kadar sevmeyenleri de çok. Sebebi de ah ah başımızın belası; Popülarizm kurbanlığı! Kitleler ardından koşuyor iyi güzel hoş, ama bazıları "çok abartıldığını" düşünüyor ve her yerde onu görmekten sıkılıyor. Eh bir şeyler öz kalmalı sanırım. Aslında bende popüler kitap ve dizileri popülerliği geçtikten epey sonra okuyup izlemeye başlarım, fakat bazen bazı şeylerde bu durum geçerliliğini yitiriyor. (Ay ne konuştum gene ya hu!)


Fotoğrafları her görüşümde, her bakışımda dilim otomatikman caaanım İspanyol diline kayıyor. Hatta ilk nedense El Professööööörr diyesim geliyor. :)

Dizimizin tamamen beyni işte o müthiş insan Profesör. :) Çoğu kişi ona hayalet diyor. Çünkü ekip dışında kimse bilmiyor kendilerini.
Profesörümüz alanında en iyi isim yapmışları topluyor, 5 ay boyunca dünyada en büyük yankıyı uyandıracak soygunu planlamayı başlatıyor. Bu soyguncular her dizi her filmde yer alanlardan değil. Açıkçası birer kahraman gibiler. İzlerken şaşırıyorsunuz, "hırsız işte iyisi kötüsü mü olur" diye. Ama benim gözümle oldukça iyiler. Öncelikle birinin canını yakmak değil amaçları, parayı alıp gerisi ölse de olur diye düşünmüyorlar. Profesör'ün ilk baştan koyduğu kuralları yıkabiliyorlar, ama buna rağmen bir ekipten çok bir aile gibi beraber durabilmeyi de başarıyorlar. 11 gün süren bir soygun için her olasılık hesaplanıyor, bazen plan dışına çıkılsa da sonunda "helaaaal" diyorsunuz. Çünkü amaçları gerçekten soygun değil, kendi paralarını kendileri basabilmek. Bu, bakın ne kadar özet ve ne kadar basit.

Karakterlere gelecek olursam; Berlin, Tokyo, Rio, Moscow, Denver, Nairobi, Helsinki, Oslo olarak gerçek adları saklı kalacak şekilde şehir isimlerinden oluşmuş bir ekiple karşı karşıyayız.
Hangisini sevdiğimi merak ediyorsanız; ismini altın harflerle yazdıracağım Berliiiin diyorum. Adamda ki coolluk bir yana, ondaki liderlik, plana sadıklık alkışları hak ediyor. Bir de mimikler, duruşlar, konuşmalar amanııın. Gıpgıp gıpgıp resmen onu görünce. :) Yalnız tek olumsuz yönü, duygularını aldırmış gibi davrandığı sahne çok.
Ama tam tersine de bakarsak, çoğu kişiyle ortak olduğum nokta Tokyo'ya gıcık oluşumuzdur. Bana çok bencil, herkesin burnunu pis şeylere batırabilecek biri olarak geldi. Ve hiçbir sahnesinde ona karşı duygu hissedemedim. Yine de hakkını yemeyelim, güzelliği beylerin kalbini çalıyormuş. :)

Ah bir de rehinlerden Arturo var, Arturito da diyorlar ki daha sevimli kılıyor en azından ismini. O da sinir bozuculukta daha ilk bölümün ilk dakikalarından zirveye oturuyor. Öleydi iyiydi demeden duramadım. :)

Bir de Profesör ile Müfettiş Raquel için kocaman ayrı bir kalp bırakıyorum. Çünkü inspectoramızı da çok sevdim ben.


Diziyi izlerken anlayacağınız şey bence şu; film tadında ve bir kez izlemekle yetinemeyeceğiniz bir dizi var karşınızda. Dizi sadece bir soygun hikayesi değil çünkü... Alt mesajlara sahip, soyguncuların Dali maskelerinden tulumlarına, polisine istihbarata kadar herşeyin bir anlamı var. Hatta her bir karakter çok farklı mesajlara sahip, isimlerinin bile o şehirlerden seçilmiş olması tesadüfi değil. Bu sebepten de ilk izleyişiniz o olay döngüsüne kapılmaktan dolayı olursa, ikinci üçüncü izleyişiniz de ayrıntılara daha çok dikkat edebilmek olur. Benim sırada ikinci izleyişim var haydi bakalım. :)

 Bir de yine ilginç bir anekdot paylaşmak isterim. Soygunda basılan 2.4 milyon euro gerçek hayatta da 11 günde basılabilecek miktarmış. Gerçeğe çok yatkın yani izlenenler. Vaoov dediğinizi de duyar gibiyim. :)



Umarım çok da spoiler vermeden bitirebilmişimdir anlatımı.
Dizinin 3.sezonu da konuşuluyormuş ama benim fikrimce 3.sezon da ya yeni soygun yapmalılar ya da sezon olmamalı. :) Çünkü mevzu bitti, ama tabii bu diziyi yazabilen senarist neler yazmaz ki dii mi? Bakalım neler olacak.
Fakat şunu da söylemeden geçemem, dizide profesörün ekibi nasıl bulduğu, nasıl tanıştığı da gösterilsin çok isterdim. Hikaye Tokyo karakterinin anlatımıylaydı, kendisiyle tanışması da gösterilmişti. Diğerlerinin de neler yaptığını merak etmeden de duramadım.

Bu arada Kevser'in Mutfağı'nı da illaki duymuşsunuzdur, o da burada çekimlerin yapıldığı mekanda gayet güzel bilgiler vermiş. Bir bakın derim. :)

Eğer sizde bir dizi arayışındaysanız mutlaka La Casa De Papel'i izleyin, izlettirin. Seveceğinize bizzat kefilim. Hele ki diline de sempatiniz varsa, bayılacaksınız.
Tüm karakterler on numara, sahneler on numara, aşk aksiyon her şey dahil, müzikleri desen of, sıkılmadan mutlu mesut izlenir yani.

O zaman izninizle bu upuzuun dizi yorumumu sonlandırayım ve size Adios amigos diyerek kaçıyorum. 📺💘