Hayata Dair

Ayın Kritiği #4

Ağustos 31, 2018 Ruhuna Renk Kat 3 Comments


Hoolaaa! :)
Her ay olduğu gibi ayı kapatma yazımla yeniden karşınızdayım. Özlendik mi bakalım? Ağustos nasıl geçti, neler yaptınız merak içindeyim yorumlarda bahsedebilirsiniz bence büyük keyifle okurum. :)
Beni sorarsanız, keyifler yerinde, umduğumdan da net geçen bir Ağustos yaşayıp koştura koştura size geldim. Biliyorum biraz geç kaldım ama, olsun güç olmadı sonuçta.

İlk başta her zaman ki gibi; ayın kelimesi ile başlayayım diyecektim ama Ağustos için belirlenmiş bir kelimem yok desem? Çünkü sabit "iyi" kelimesinin de üstündeydi. O açıdan belki de en iyi geçirdiğim Ağustos oluşuyla tüm güzel kelimeleri kendisine ithaf edebilirim.İyi kelimesi de sadece "coştum, süper eğlendim" anlamına gelmesin tabii. Bu ay ki "iyi" kelimemin karşılığı; her şeyi net görebilmemle alakalıydı, kendimi ve ne istediğimi öğrenmemle...
Bu ay değer vermenin ne olduğunu anladım. Hep değer vermekten, değer görmekten bahsederiz ya... Ben ciddi ciddi o söz öbeklerinin anlamlarını tam olarak yeni öğrendim.



Ay başında özellikle birisini hayatımda tutma konusunda o kadar ısrar ediyordum ki, çevremdeki insanlar bile bunu anlayamıyordu. İnsanız sonuçta, aslında bizi çok acıtacak ne varsa üstüne gitmeye inadına ona tutunmaya bayılıyoruz. Okurken bile aklınızdan "yok ya, daha neler ben yapmam öyle" gibi cümleler geçse de sizde biliyorsunuz geçenleri... Belki saklıyoruz kendimizi, belki kimselere anlatamıyoruz içimizdekileri ama o kalpte haykırılan hiçbir ses susmuyor. Belki kimse duymuyor, ama yine de susmuyor.
Ben böyle inatla devam ederken bildiğime, artık bitmesi gerekeni silinmesi gerekeni de anlamam zor olmadı. Şöyle bir gerçek var ki; insan birini ne kadar severse sevsin kendini değersiz hissettiğinde bir an bile yanında durmuyor. Yani bunu aşka vurmak da hata aslında, hayatınızda çok sevdiğiniz insanlardan aynı değeri görememek bir yana daha az bir parçasını bile görmemek oldukça üzücü zaten.
İşte gereğinden fazla önemsememek gerektiğini böyle öğrendim. Kim olduğunun, hayatımda nasıl yer aldığının bir önemi yok, tek bildiğim belki de kendim kadar değer verdiğim birisi olduğuydu. Ve hayatımdan gidişini ardından elimi uzatmak dahi istemeyerek izledim. Aklımda ve kalbimde kalan şey; bir kuş kadar hafiflediğimdi.
Böyle şeyler zaman geçtikçe ve o hasta hücreyi vücudunuzda tutmaya devam ettikçe sizi daha da mahvediyor çünkü... Yapılması gereken tek şeyse; onu içinizden söküp atmak.
Ardınıza bakmadığınızda, hayatınıza kendi bildiğiniz şekilde devam ettiğinizde her şey düzeliyor. En zor adımı attıktan sonra hepsi kolaylaşıyor. Aslında çok zor biliyorum, ama bunu yapmanız gerek. Bazen severek, üzülerek de olsa bitmesi gereken mutlaka bitmeli.

Şimdi sorsanız, bu durumun beni rahatlatmasından dolayı huzurluyum aslında. Benim için yıkılması zor olan bir duvardı ve bunu yıktım. Yıkılanları toplamak da her zaman ki gibi benim irademde ve içimde. Ne kadar kalabalık olursa olsun etrafınız; yine düştüğünüz yerden ayağa kalkacak kişi sizsiniz. Ben meğerse ayağa epey önce kalkmışım, sadece toparlanması gereken düşüncelerim olduğunu biliyorum. Bunlar için de "zaman" diyorum. Belki de bir iki beni iyi tanıyan dost. Ötesi teferruat.
Buradan size hangi tavsiyeyi verebileceğime gelirsek; şu aklınıza düğüm düğüm olmuş kişilerle aranızdakileri koparın ve bırakın bu kez gitsin. Emin olun gittiğinde; hayatınızda imkansız gördüğünüz kapılar bile açılacak.

Bunun dışında yine değer vermek ve değer görmekten gidersek, güzel bir hafta dilimim vardı bayram öncesinde. Hiç tahmin etmediğim ummadığım insanlardan, tanıdığım yakın çevreme kadar öyle güzel şeyler hissettirdiler ki. Burdan okuyorlarsa zaten kendilerini eminim anlamışlardır. Her birine iyi ki demekten vazgeçmeyeceğim.
Bir an oluyor, iyi veya kötü birşey yaşıyorsunuz ya da yaşamanıza gerek kalmasına bile gerek yok. Bir an oluyor sadece... O an hayatınızda kimler duruyor, her zaman sizin yanınızda kimler var ona bakmanız yetiyor işte "değer" kelimesini tanımlamanıza... Sizin kusurlarınızı bile seven, yaralarınızla size el uzatan insanlar çünkü "değer" vereyi bilenler... Doğru insanları toplayabilmek en büyük mutluluğumdu, teşekkür ederim o yüzden bu tariflerimin içinde yer alanlara.

Ve ayın son günlerine doğru, hayatımdaki dolunay etkileri sağ olsun beni yine melankoliye sokmuştu ama artık bunları da daha kolay aşabildiğimi fark ediyorum. Evet, yaşananların izi kalıyor ve etkisi uzun süre yanı başınızda devam ediyor. Ama hepsi de geçiyor. Belki kabuk bağlayarak, belki artık hiç acımayarak silinip gidiyor.
Geçmişe baktıkça; "neden, keşke, acaba" dedikçe şu an olan zamandan çalmaktan başka bir şeye yaramıyor. O yüzden biraz o suyun akışına bırakmak, biraz kapılıp gitmek daha güzel... En azından kafamdakileri toparladığımda ne istediğimi daha net fark edebilmeyi de sevmeye başladım. Bu bile güzel.
Varsın insanlar konuşup dursun, herkesin tesellisi de boldur önerisi de çoktur. Önemli olan; önce kalbinizin ne istediği, daha sonra da hayatınızda var olan veya yaşanmış şeylerin ne kazandırıp ne kaybettirdiği...
Şu an Manuş Baba çalıyor arkadan ve "bu havada gidilmez, aslında hiç gidilmez" diyor. Gitmek isteyeni tutmak ne kadar saçmalıksa, gitmemek için çabalayanı da görmezden gelmek o kadar saçma. Ne yazık ki, giden de gidiyor, aramak isteyen de arıyor, gelmek isteyen de geliyor. Bunlar böyle.

Kalbinizde kalan tüm duyguları bir kez daha gözden geçirin diye yazıyorum belki bunları ve eminim siz her bir kelimemi bir dost kadar da iyi anlıyorsunuz.
Lafı daha da dolandırmadan okuyan gözlerinize sağlık diyerek kaçayım, arayı uzatmayalım yine görüşürüz. En sevdiğim ay Eylül, umarım hepimize şahane duygular hissettirir.:)
O zaman hoş kalın, hoşça kalın canımlar :)


3 yorum:

Yorumlarınızı bekliyoruz

Kitap/Dergi

Temmuz-Ağustos Ayında Okunanlar

Ağustos 26, 2018 Ruhuna Renk Kat 5 Comments


Merhaba canımlar! :)
Bu iki ay kitap açısından hiç verimli bir ay değildi ne yazık ki... :( Çünkü çok hızlı bir şekilde okuyup bitireceğimi düşündüğüm bir kitaba başladım. Ardından da takılı kaldım. Başka bir kitap okumak da istemedim. Malum bir kitaba başladıysam onu bitirmek en doğrusu gibi geliyor bana. Derkeeen tüm tabuları, kuralları, duvarları yıktım ve sonuç olarak başka kitaplara geçtim. Telafi amaçlı da 2 güzel kitap bitirdim. Yine de mutluyum. Ya hiç okumasaydım, ayıp. :)

İki kitap da eminim çok duyduğunuz veya okuduğunuz kitaplar içindedir. O yüzden ben daha çok sevdiğim alıntılardan paylaşarak da gitmeye çalışacağım. Zaten bu alıntılar biraz da okuyanın hislerini anlatıyor aslında. Kafanızda bir şey ile okursanız her satır farklı bir anlama gelebiliyor.

Bakalım benim aklımda kalan anlamlar neler oldu, kitaplar hakkındaki düşüncelerim nasıl şekillendi?


↠ Kahve Kokulu Hikayeler


Kokulu Kitap serisinden olan kitapları artık bilmeyeniniz yoktur eminim. Benim Franz Kafka buhranımdan sonra buna başlamam gerekiyordu, çünkü kısa ve bildiğim hikayeler ile okuyamama sıkıntımı üstümden anca böyle atabilirdim. Franz Kafka'dan en sona bahsedeceğim, hatta bahsetmeyedebilirim. (İlk kez bir kitap için bu kadar laf ediyorum, neler oluyor bana :D)
Yine diğer hikayeler serisinde olduğu gibi öğüt verici, hayata dair olumlu bakış sergiletmeye yönelik bölümler vardı. Fakat dikkatimi çeken şu oldu, genelde sevgi için verilmesi gereken emekler üzerine konular bulunuyordu. Karşılıksız, beklentisiz uzun yıllar boyunca sevebilmenin hatta sırf aşkı değil kendinizi ve işinizi de sevebilmenin önemini sayfalarda bolca gördüm.

Benim dikkatimi bir hikayenin sonlanışı ile bir söz çekti. Onları da sizinle paylaşmak istiyorum.

"Güçlükler yaşamın bir parçasıdır ve siz bu güçlükleri paylaşmazsanız sevdiğiniz insana sizi ne denli sevdiğini gösterme şansı vermemiş olursunuz."

Sahi derdimizi, yaşadığımız zorlukları paylaşmazsak kimin gerçekten yanımızda olup olmadığını nasıl görebiliriz?

"Bir insanın değerli olması ve öyle kalması için illa hayatımızda olması gerekmez. O kişinin bize kattığı şeyler ve bize bıraktığı anılar, bir ömür boyu bizimle kalmaya devam eder. Bazılarının hayatı, bir kelebeğin ömrü kadar kısa."
Bu yüzden bile sevdiklerimizin ve anın değerini bilmemiz gerekmez mi?

↠ Cemal Süreya-On Üç Günün Mektupları ve 1967-1978 Mektupları 


Bir önceki kitap yazımda Cemal Süreya'nın şiir kitabını okurken biraz sıkıldığımı söylemiştim. Cemal Süreya'yı normalde çok seven biri olarak o kitapla birlikte, bir süre şiir ve Süreya'dan uzak durmaya karar bile vermiştim. Ta ki! En yakın dostum Sedef'le yine bir gün Sevda Sözleri'nin kritiğini yaparken, kendisi bana On Üç Gün Mektuplar'nı okuduğunu ve okuyabileceğimi söyledi. İlkten tereddütle yaklaştıysam da, buluştuğumuzda bana getirdi ve inanır mısınız kitap 1 gün içerisinde bitti. Biter bitmez de zaten yazısını girme vaktimin geldiğini fark ettim.

Öncelikle kitap gerçekten bakış açımı ve önyargılarımı tamamen kırdı geçti. Çünkü saf sevgiyi o kadar derinden hissettiriyor ki... Kitapta onlarca sayfanın fotoğrafını çekip notlarını aldım, tüm kitap beni fazlasıyla etkilemiş olsa da bu kısımlar için çok farklı bir ilgim odaklandı diyebilirim.

Bu mektuplar hem Süreya'nın eşi hastanedeyken 13 gün boyunca ona yazdığı mektuplardan hem de 67-78 yılları arasında ona yolladığı mektuplardan oluşuyor. Güzel bir derleme de olmuş açıkçası. Bir de Cemal Süreya'nın kendi el yazısıyla olan bölümlerin de konması çok daha hoş.
Her satırı okurken aklımdan geçen şu oldu; "birisi de beni böyle sevsin istiyorum ya!". Gün içinde hissettiklerini, yaşadıklarını yazması bir yana öyle güzel sevgisini hissettirmiş, öyle güzel bir dil geliştirmiş ki o mektuplara hayran olmamak elde değil.

Çok daha meraklandırmadan bende etkisi gerçekten "büyük" alıntılarına geçeyim.

"İnsan niye mektup yazar? Ya yüz yüze gelince anlatmak istediklerini açık açık söyleyemiyordur, ya da o ikinci kişi uzaktadır, onunla yüz yüze konuşma olanağı yoktur, oturur kağıda döker anlatmak istediklerini." 

Bende bir zamanlar böyleydim açıkçası, yüz yüze gelince kayıp giden tüm kelimeleri mektuba döktüğüm olmuştu. Ama şimdi içimdekileri ne karşımdakiyle ne de çok fazla kişiyle paylaşmaya yanaşmıyorum. Belki insanların artık anlama, dinleme isteğinin azalmasından, belki de böyle çok daha iyi olduğundan.

"Öfkem belli olur, coşkum ortaya çıkar da sevincim, üzüncüm dibe akar, orda büyür."

Her şeyin özeti gibi. Benim, senin, herkesin.

"Düşünüyorum da aşk sözcüğünü de biraz eksik buluyorum şu senlen ben arasındaki ilişkiye. Daha büyük, daha sağlam bu bizimki. Aşk onun içinde sadece bir kısım galiba. Ötesinde aşkla birlikte, ama yer yer, zaman zaman, onu aşan başka duygular, başka esriklikler, başka baş dönmeleri de var bizde. Seni seviyorum ve senin için her şeyim. Beni seviyorsun ve benim için her şeysin. Bir insan için şu kısa hayatta bundan daha büyük ne olabilir ki. Acaba Mecnun Leyla'yı elde edip onunla evlenseydi, Ferhat Şirin'e kavuşsaydı, aradan bu kadar yıl geçtikten sonra bizim birbirimize olduğumuz gibi tutkun olabilir miydi? Yangın olabilir miydi?"

Diyorum ya, böyle sevilmek...

"Senin gibi bir karım olduğu için, daha doğrusu sen karım olduğun için gururlu ve mutluyum." 

Bu kısmın beni hepsinden fazla etkilediğini söylemeliyim. Zuhal'ini sıradanlaştırmıyor, onun gözünde herkes değil. Onu o olduğu için seviyor. Bu çok çok anlamlı. Bir erkeğin bir kadını bu şekilde sevmesi, gerçekten dedirtecek kelime bırakmıyor aslında...

"Sana rastlamak mutluluktu; sana sahip olmak başka bir şey başka bir ad bulmak gerek; "içine taşınması gibi bir şey insanın." 

Ve sözün bittiği nokta diyerek kapanışı yapayım. Daha birçok alıntı paylaşmak isterdim, fakat alıp okumanız ve benim çıkardıklarımdan kat be kat notlar çıkarmanız tavsiyemdir.

İki aylık demekten utansam da, okuduklarım böyleydi. :) Her şey Franz Kafka'nın seçme eserlerine başlamamla oluştu, onu hala bitirebilir miyim bilemiyorum. Çevrede herkes övgüyle bahsederken, beğendiğim tarzlar dışında geldiği için bende aynı övgülere sahip değil henüz. Bakalım devamında neler olacak. Eylül ayı için umudum daha çok kitap okumakta ve Franz Kafka'yı bitirebilmekte, inanıyoruz başarabilirim. :)
Hepiniz sevgiyle, kitaplarla kalın. Tekrar görüşmek üzere. 💛


5 yorum:

Yorumlarınızı bekliyoruz

Saglık/Güzellik

Hayatınıza Katmanız Gereken 3 Bitki Çayı #2

Ağustos 16, 2018 Ruhuna Renk Kat 10 Comments


Herkese selaaaam! :)
Tee kış aylarında hazırladığım hayatınıza katmanız gereken bitki çayları serisinin ikincisini de yaza hazırlamam nasip oldu. E yazında bitki çayı içiyoruz hem ne var yani bir de bakmışız Ağustos ortası grip oluvermişiz, yazı kışı mı var sanki? :) İlki için de buraya tık yapabilirsiniz. :)
Yine aynı tarzdan giderek bu kez de farklı 3 bitki çayını konuşacağız sizlerle. Nasıl ve ne için kullandım, neye iyi geldi gibi gibi bir sürü şey anlatacağım.

Ben tam bir bitki çayı delisi olduğum için, her gün mutlaka minimum bir fincan içmeden duramıyorum. E hal böyle olunca da sizlere aktarmak için epeyce fikir sahibi oldum. O zaman sizi de daha fazla meraklandırmadan hemen çaylarımıza geçelim.

Bu arada şunu da belirteyim, fotoğraflar yaprakları görmeniz açısından temsilidir. Gerçek ölçüleri bu kadar değil. Aman diyeyim. :) O zaman sol baştan say. :)



↠ ENGİNAR YAPRAĞI


Benim tadını, kokusunu en sevdiğim çaylardan birisi. Belki aranızda duymamış olanlarınız vardır. O yüzden uzun uzun anlatmak istiyorum. Bu çayın yaprakları genelde pazarlarda poşet ile taze halde satılıyor veya pazarcılar tezgah arkasında enginarı soyarken onları da öylece atıyorlar, onları istediğiniz zaman da size verebiliyorlar. Çünkü zaten dediğim gibi bilmeyeni, tüketmeyeni çok. Fakat bileni de aldığı için bunu ticarete dönüştürmüş olanı da çok. O yüzden tezgah arkasında yeni soyulanlardan alın, boşa para ödemeyin. Nasıl olsa iki türlü de aynı. Sadece biri masrafsız. :)

Alındıktan sonra masaya, beze, tepsiye hangisi kolayınıza gelirse seriyorsunuz ve kurumaya bırakıyorsunuz. Tıpkı evde nane, kekik kurutmak gibi. Ne kadar kurutacağınız ise yaprakların kıvrık ve tıkır tıkır olmasına bağlı. :) Sonrasında yapraklarımız çay için hazır ve nazır hale gelmiş oluyor. :)

Peki nasıl demlersiniz? Demleme bardağınızın içine 2-3 adet kurumuş enginar yapraklarını makasla (çok sert olduğu için) küçük küçük parça halinde kesip atıyorsunuz ve üstüne kaynattığınız suyu döküyorsunuz. Ardından 7-8 dakika kadar demlenmeye bırakıyorsunuz ve süzüp içiyorsunuz.

Asıl soru şu: Bende nelere etki etti?
Benim yaklaşık 4 sene öncesinde aşırı abur cubur ve katkılı beslenmemden dolayı (kınamayın, iş hayatı beni o hale getirmişti:)) karaciğer yağlanması oluştu. Biliyorsunuz ki karaciğer rahatsızlıklarında ilaç kullanımı bile risklidir. Zaten benim de başlangıç seviyesi olduğu için herhangi bir tedavi yapılmamıştı, sadece yeme alışkanlığıma dikkat etmem yeterliydi, kilo da olmadığından ciddi durum oluşmadı çok şükür ki.. Fakat rahatlayana kadar da olumsuz etkilerini çok gördüm. Bu sırada da enginar çayı yaprağı ile tanıştırdı annem beni... İnanın, ben onu her gün düzenli içmeye başladığımda ne sağ tarafımdaki ağrılar, ne uyurken sıcak basması kaldı. Kontrole gittiğimde bile kan sonuçlarım da gözle görülür bir düşüş olmuştu. Açıkçası, düzenli beslenmenin yanı sıra enginara çok şey borçluyum. Hem yiyerek, hem de çayıyla tükettim. Sonucunda da" şükürler olsun Rabbime" dedim bir kez daha...

Karaciğer sorunlarınıza, kötü kolestrolünüze, kan şekerinize, kalp hastalıklarında koruma gibi birçok konuya faydası var. Benim annemin de yüksek tansiyonu olduğu için, bana bazen eşlik ediyor, onu içtiği zaman rahatladığını söyler hep. Aynı zamanda şişkinlik, gaz, ödem sorunlarına bile iyi geliyor. Yani kendisinde yok yok. Özellikle akşam yemeklerden 1-2 saat sonra içmenizi tavsiye ederim. O gün aşırı katkılı yediyseniz de bu çay ile hem mide hem karaciğer hem de sindirim sisteminizi rahatlatabilirsiniz.
Kokusu az ama güzel, tadı deseniz ben bayıla bayıla içiyorum. O yüzden sade ve doğal bir şekilde, içine bal ya da limon eklemeden tüketmeniz çok daha güzel olacaktır.

Fakat her çayda olduğu gibi bunu da doktora danışarak ve dozunda kullanmanız iyi olur.

↠ MELİSA 


Geldik, limon kokulu mis çayımıza. Limon otu, oğul otu adıyla da bilinen bu çayın yaprakları cidden limon gibi mayhoş kokuyor. E çayının kokusunu hiç demeyeyim o zaman. :) Tadı da hafif mayhoşumsu bu güzelliğin. :)

Kullanırken elinizle bir tutam melisadan almanız bir fincan için yeterli oluyor.

Melisayı eminim duymuşsunuzdur ve kullananlarınız çoktur. En azından enginardan daha bilindiği kesin. Ben melisayı özel günlerde, uyku düzeni için, rahatlama isteğimde dinlendirici amaçlı kullanıyorum.
Özel günlerde ağrılarınız çok şiddetli oluyorsa, ağrı başlangıcını hissettiğiniz an bir tutam melisayı demleyin ve için. Bir ağrı kesici yerine bir fincan melisa çayıyla yarım saat sonra ağrınızdan eser kalmadığın göreceksiniz. Hormonları düzenleme etkisi de bulunduğu için, bu döngüler boyunca ideal işlev görüyor.
Yatmadan önce içeceğiniz melisa çayı ise; hem sizi dinginleştirecek, gün boyu yaşadığınız stresten ve yorgunluktan arındıracak hem de kolay uykuya dalmanıza vesile olacak. Özellikle uyku problemi olanlar için papatya çayından sonra en hızlı etki gösteren çaylardan.

Bunlar dışında bağışıklık güçlendirmede, sindirim sorunlarında ve baş ağrılarında da oldukça etkili olduğunu duymuştum. Her gün içtiğim veya düzenli kullandığım çaylardan olmadığı için bu tür etkilerini ayırmam zordu açıkçası. Ama deneyenler ve olumlu etki görenler varsa ilgiyle dinlerim. :)

↠ TARÇIN


Ve sırada kıymetlim var. Tarçııın! :) Ben çayı dışında tam bir tarçın delisiyim. Meyvelerde, özellikle sütlü tatlılarda vazgeçilmezim. Ya her şeye mi yakışır? Evet, yakışıyor vallahi. Ama burada yiyeceklerden çok içeceğine odaklanacağız. Bir ara tarçın çayı ile paylaşımlar çoktu. Özellikle tatlı krizlerine ve kilo verememeye çözüm olarak kullanılıyordu. Hatta bende başka sebepten kullanırken, bilmeden ne faydalarını yaşadığımı fark edip sevinmiştim. :)

Tarçını çay olarak kullanma sebebim yine özel günlerdendi. Hani çikolata krizleri, tatlı istekleri ve bir takım kramplar oluyor ya... Heh evet işte, tarçın çayı bunlara çözüm. Bir fincan için tek bir tarçın kabuğu yetiyor. Önce bir bardak suyu kaynatıyor, ardından kaynamakta olan suya 1 tarçını ekliyor ve 5-6 dakikada o şekild kaynatıyorsunuz. Ilıştırıp içiyorsunuz. Bu kadarcık.

Ben genelde kramplarım olduğu zamana denk getiriyorum. Melisa kadar etkili diyemem, ama melisa tam regl çayı iken tarçın çayı da regl öncesi çayı denebilir aslında. Sadece ilk kramplarınızı hafifletiyor, regl oluşunuzu kolaylaştırıyor ve düzene sokuyor, aynı zamanda da tatlı krizlerinizi bastırıyor. Tahmini regl gününüzden 3 gün önce birer fincan içerseniz, rahat bir dönem geçireceksiniz. Yani tam bizlik hanımlar! :)

Bize sağladığı katkılar sadece bunlar değil tabii, kilo vermeye, grip ve nezleye karşı, şeker sorununuz varsa içtiğiniz zaman kan şekeri düzenlemeye de faydalı bir çay. Bu kısımlar hakkında deneyimlemem olmadığı için üstün körü söyledim, siz daha detaylı incelerseniz eğer daha da faydalı olacaktır.

Fakat tarçın çayını kalp ve mide rahatsızlığı olanların fazla kullanmaması öneriliyor. Biraz kalp çarpıntısını hızlandırdığı için, riskli görülebiliyormuş. Bu sebepten doktor kontrolünde kullanılması faydalı olacaktır.

Eveet böylece 3 faydalı bitki çayımızı daha bitirmiş oluyoruz. Umarım faydalı olabilmiştir ve siz de tükettiğinizde ben gibi faydalarını rahatlıkla gözleyebilirsiniz. Yazı biraz uzun oldu ama, bizzat kendi tecrübelerimle detaylı anlatmak istedim okuyan gözlerinize sağlık diyeyim. Sizin de tecrübeleriniz varsa, yorum olarak bırakabilirsiniz. :)

Sağlık dolu günler olsun canlar, hepinize de afiyet şifa olsun. :) 🌿

10 yorum:

Yorumlarınızı bekliyoruz

Dizi/Film,

Limonata Tadında Film Maratonu-Film Yorumları #2

Ağustos 06, 2018 Ruhuna Renk Kat 14 Comments


Herkese merhaba film kurtlarım benim :)

Maraton devam ediyorken, izlediğim filmlerin 5'er 5'er yorumlarını yapacağımı söylemiştim. Şimdi ayın ilk yazısında yeni seri ile devam edeyim. Bu yazıda sırayla; Ayla, Dangal, Doctor Strange, La La Land ve Blade Runner 2049'u konuşacağız. Çok uzatmadan başlayalım, keza yazı epey uzun olacak biliyorsunuz ki. :)


6. Ayla (⭐⭐⭐⭐⭐)


5 yıldızın 5'i de feda olsun diyerek başlamak istiyorum. Olsun, vallahi helal olsun! Böyle güzel bir kadro, gerçek bir hikayeyi böyle güzel perdeye aktarma, o duygular o hisler gerçekten bir film bu kadar mükemmel olabilir. O kadar çok ağladım, o kadar çok içimde tüm duyguları hissettim ki tarif etmem mümkün değil.



İzlemeyenler için kısaca anlatmam gerekirse; Süleyman isimli astsubay, savaş için Güney Kore'ye gittiğinde küçük bir Koreli yetim kız bulur ve onu yanına alır. Ardından da olaylar gelişir. Küçük kız onunla konuşmaya başlar, onunla güler, korktuğunda onun elini tutar ve herkesin en kıymetlisi haline gelir. Süleyman'a ise Baba demeye başlar. Süleyman eve dönmesi gerektiğinde bile kızı bırakamaz, bavulunda götürmeye çalışır. Fakat nafile. O sırada Süleyman sözünü yerine getirmeye çalışır, onu tekrar geri almaya ve 50 yılı devirir. Neyseki sonu mutluydu, yoksa ben ağlamamı asla durduramayacaktım. Ve Süleyman karakterinin hem genç hem de yaşlı halini canlandıran İsmail Hacıoğlu ve Çetin Tekindor öyle mükemmel oyunculuk sergilemişler ki bir kez daha ikisine hayran kaldım. Hele küçük koreli kız, ya sen nasıl bir ponçiktin Ayla! :) Ama en favori karakterim Ali Atay'dı şüphesiz. Eminim ki çoğu kişide bu görüştedir. :)

Daha da detaylara inmeden kendi yorumuma gelirsek, filmi neredeyse kusursuz buldum. Sadece o 50 yıl hızlı geçildi ve arada bazı detaylar kopuktu. Yine de bunlar güzelliğine asla gölge düşürmemiş. Ve bunlar dışında filmde savaşın acımasızlığını bir kez daha kötü bir şekilde anlıyorsunuz. Üstüne de gerçek hikaye oluşuyla derinden sarsılıyorsunuz. Eğer sizde izlemeye geç kalan azınlıktaysanız daha fazla beklemeyin derim, hemen bugün izleyin.


7. Dangal (⭐⭐⭐⭐)


Aamir Khan! der susarım. Hiçbir filmi kötü olmadığı gibi, filmlerde olan rolleri o kadar gerçekçi ki hikayeleri birebir yaşamış gibi. Ghajini, 3 İdiots filmlerinden sonra Dangal'da tam bir Khan klasiklerine girdi gözümde.

Bu kadar övgüyle başlayıp 1 yıldızı neden kırdığımı söyleyerek konusundan bahsetmek istiyorum. Filmde biraz zorlandığım tek bölüm müsabakaları bir olimpiyatı oturmuşum izliyormuş gibi hissetmemdi. Onun dışında konusu, verdiği mesajlar, oyunculuklar, uyarlanış harika! Zaten sonunda gerçek hikaye oluşunu öğrendim, ay ben şok ben iptal yani. Gerçeği uyarlamak gerçekten çok zor bir iş, bunu hakkıyla yerine getirmek de takdirlik bir durum. O yüzden helal olsun der, üstüne bir de alkışlarım.



Mahavir Singh Phogat eskiden güreş tutkusu yarıda kalmış bir babadır. Ülkesine altın madalya kazandırmak ve bu yüzden de bir erkek çocuğu olsun çok ister. Ama 4 çocuğunun 4ü de erkek doğunca, o da hayalindeki olimpiyatta marşını dinletmek, bayrağını göğe yükseltmekten vazgeçer. Derkeeen, bir olay iki büyük kızına yani Geeta ve Babita'ya bakış açısını değiştirir. Ve kızları bir güreşçi olarak yetiştirmeye başlar. Kızlar kimi zaman pes eder, mızmızlanırlar ama sonundaki değişimi görünce çok şaşıracağınıza eminim. Hem baba gibi bir baba göreceksiniz izlerken hem de oldukça keyiflenecek, hatta kahkahalara boğulacak, yeri gelince de hüzünleneceksiniz. Ama en önemlisi de şu "erkek işi o kız yapamaz, kız beceremez" algılarını değiştirecek.

Bir de içinden beğendiğim repliği sizinle paylaşmak isterim;
Boğulmakta olan bir insan için tek bir dal parçası bile umut olmaya yeter derler.

Ben oldukça etkilendim, severek de izledim. Müzikleri de şahaneydi, onları da tek tek indirdim. :) Size de o yüzden tavsiye ederim. Mutlaka listenize alın ve geciktirmeden izleyin.

8. Doctor Strange (⭐⭐⭐⭐)


Ben tam bir Marvel hayranıyım! Neredeyse tüm film ve kahramanlarını aşırı seviyorum. Şu ana kadar izlediklerim içinde de beğenmediğim çıkmadı. Doctor Strange'de yine beğendiklerim içerisinde yerini almayı başardı.

Doktor Stephen Strange başarılı bir cerrahken, geçirdiği trafik kazası sonucu ellerinde sinir hasarları oluşur ve eskisi gibi hareket edemez hale gelir. Tabii bu haldeyken de çevresinden de kopar, tüm tedaviler de fayda etmeyince Ancient One isimli birinin bu tür şeyleri iyileştirip tedavi edebildiğini öğrenir. Tibet' e gider. Ama orada olay başkadır. Büyü ile güçlü olmayı öğrenir. İlk başta kibirli tavrından dolayı zorlansa da sonrasında tam bir baş olur ve diğer güçlerle savaşacak hale gelir. Devam filmi de geliyormuş zaten. O açıdan oldukça iyi olacağını düşünüyorum. Çünkü filmde kesinlikle sıkılmıyorsunuz, hatta gülüp eğlendiğiniz kısımlarda çok. E zaten Benedict Cumberbatch var başrolde, beğenmemek mümkün mü? :)



Madem övdün 1 yıldız neden kırıldı diye soracak olursanız; bir ara zaman olgusunu şaşırtıp karanlık kısımla karşı karşıya gelmişti ve o animasyon tadındaki kısımlar beni çekmedi. Yine de izlenebilecek ve daha ilk dakikasından saracak bir film bence.
Bir de ben böyle egoist, kibirli karakterleri önce gıcık bulup sonra fazlasıyla sempatik gördüğüm için Doctor Strange de favorim oldu. Ama en favorim her daim Iron Man. :)))

9. La La Land-Aşıklar Şehri (⭐⭐⭐⭐)


İzleme sebebim listemde olması olsa da, Ryan Gosling'in başrol oluşu da büyük bir sebepti. Ve umduğumu bu yönde buldum. Ama film beni çok ortada bıraktı. O yüzden önce konusundan sonra da yorumumdan bahsetmek istiyorum.

Başrollerimiz; Ryan Gosling Sebastian adlı bir müzisyenken, Emma Stone Mia adında bir baristadır. Daha doğrusu oyuncu olmak isteyen bir baristadır. Sürekli seçmelere gitmektedir fakat hep olumsuz dönüşler almaktadır. Sebastian ise caz müzik kulübünü kurmak istemekte, insanların artık tarzlarının değişmesiyle ve tek başına cazı yeniden yaşatma çabasıyla yorgundur. İkilinin yolları tesadüflerle bol bol kesişir ve tanışırlar. Ardından da güzel bir çift olurlar ve hayalleri için birbirlerine destek olarak çabalamaya başlarlar. Fakat bir süre sonra bir hayal yok oldu, bir hayal de değişti derken aralarında kopukluklar başlar. Sonucunda ise hayat ikisini de farklı noktaya sürükler. Yani oscarlarla dolu filmimiz bu.



Ben romantik ve müzikal tarzda filmleri çok tercih etmediğim için, ilkten şüpheyle başlamıştım. Hadi romantik bazen iyi oluyor da, müzikal hiç benlik değildir. Bu film önyargılarımı yıktı diyemem, ama hoştu. Çünkü karşınızda mükemmel derecede uyumlu bir çift var. Her filmde bu kısmı yakalamak oldukça zordur. La La Land'da Ryan ve Emma'nın uyumları tam olmuş, bunu izlemekten zevk alıyorsunuz. Ama, tek yıldızımı kırdıran mevzulara geçecek olursam... Birincisi; müzik ve dans kısımları çok olduğu için bazı zamanlarda "of pof" çektiğim doğru. İkincisi; filmin sonu öyle bir oldu bittiye getirilmiş ki, senarist "ne yazsam ya, neyse böyle olsun bari" deyip klişeyi yapıştırmış gibi. Ne ara 5 seneye atladık, o 5 sene neler oldu da bunlar o hale geldi, her soru ce-vap-sız! Bu yüzden bir yıldız kaydı gökten senin için La La Land'cığım. Yine de film zaman kaybı değil, özellikle başlangıç sahnesi epey keyifliydi. Güzeldir, iyidir, hoştur, izlenir.

Bir de orada John Legend'i görmek, şarkısını dinlemek müthiş ya. Ayrıca +1 o yüzden.

10. Blade Runner 2049: Bıçak Sırtı (⭐⭐)


Yine bir Ryan Gosling filmi olan Blade Runner, benden hiç geçerli not alamadı. Nedeeeen? Sıkıcı, yavaş, ağır ve bilim kurgu olmasına rağmen iç daraltıcı. 2.5 saat süren bir mesele var, ama sayın yönetmenim sayın senaristim bu film 1 saate daha seri şekilde aktarılırdı bunu biliyor muydunuz acaba? Her neyse. Film çok kötü diyemeyeceğim için, haksızlık olmasın diye 2 yıldız verdim. O da sırf Ryan hatrına. :D

Memur K. bey bir görevdeyken büyük bir izi bulur. Ardına düştüğünde ise, kendisinin gerçek olduğunu anlar. Öyle öyle devam ediyor olaylar. Ben buna ne anlatacağım ya? İşte K. 'nın hologram kılıklı bir sevdiceği var, sonra Luv denen sevimsiz bir karakter, Wallace denen bir cani gibi şeyler de var. Yani filmi sonuna kadar izleme sebebim maratona dahil olmasıydı ve açıkçası çok bariz belli diye düşündüğüm sonu merak etmiştim. Ama sonu da tahmin ettiğim hatta filmin başında bize verilen mesaj değilmiş. Çok alakasız, "hadi canım bu muymuş?" diyebileceğiniz bir karaktermiş.
Film aslına bakıldığında konusu açısından güzel. Kurgusu, efektleri, görselliği de şahane. E oyunculuklar da iyi. Gelin görün ki, baştan sona beklentiyi karşılamıyor. Minik aksiyonlar olurken heyecanlanmıştım ama onlar da çok kısa sürdü. Yani üzdün beni Blade Runner'cığım...



Bir de film nasıl bitti onu da anlayamadım. Madem gerçekti bu K. , ama nasıl farklı biri çıktı ortaya? İlk filmin devam hikayesi olan 2049'da bazı göndermeler varmış. Ben ilk filmi izlemeden atladığım için belki de anlayamadım ama, severek izleyen ve anlayanları da vardır mutlaka. Ne yazık ki ben beynini izlerken yakanlar kısmında kalacağım.
Yani size tavsiye edebileceğim bir film değil ne yazık ki..Zaman kaybı olarak gördüm, öyle de kaldı.

Yorumların özetine gelecek olursam da; içlerinde en beğenerek izlediğim Ayla oldu. Gerçi yıldızlara ve övgülerime bakarak da siz genel yorumlama yapabilirsiniz. :) Şimdi Limonata Tadında Film Maratonu'nda 3.seriye geçiyorum ve sırada; Ailecek Şaşkınız, Maymunlar Cehennemi: Savaş, Manchester by The Sea, The Salesman ve Dunkirk var. İçlerinde en çok Dunkirk heyecanla bekleniyor. Çünkü bol aksiyon var imiş. Ay haydi inşallah! :)
Sizinde izlediklerim içinde bildikleriniz varsa, yorumlarınızı sabırsızlıkla bekliyorum. :)
O halde serinin devamında kısa zamanda görüşmek üzere,bol filmli günler akşamlar olsun. 🎬

14 yorum:

Yorumlarınızı bekliyoruz