Hayata Dair

Ayın Kritiği #3

Temmuz 31, 2018 Ruhuna Renk Kat 6 Comments


Temmuz hasılatını kapatıyorum, kapatıyorum, ka-pat-tım! Hemde 100.yazımla. Hey gidi günler hey. :)
Biraz son dakika kapanışı yapsam da iyi oldu, güzel oldu sanki ne dersiniz?  Sizin Temmuz ayınız nasıl sonlandı bilemesem de, benimki gayet güzel kapandı. Umudum benim ayım da yani Ağustos'ta. :) Doğumgünümü de altyazı olarak şuracığa sıkıştırıyorum, hani 17'sinde falan aklınıza gelirse. :D Şaka bir yana yaz çocuğu olmama rağmen yazdan pek hoşlanmıyorum bu sene, sonbahar olsa da şöyle yapraklar sararsa yağmurlar yağsa mis gibi olur düşüncesindeyim. Bir de fotoğraf çekmek sonbahar ve ilkbahar da daha bir şahane bence.
Her neyse konumuz neydi, benim yine çenem açıldı kaptırdım gidiyorum. Çayı da koydum şöyle karşılıklı içelim, sohbet edelim o sırada bu ay ki halet-i ruhiyelerimden bahsedeyim. E haydi. :)




Ayın anahtar kelimesi ; ŞANS.


Ayın cümlesi; "Sahip oldukların için şükredersen daha fazlası seni bulur. Sahip olamadıklarına odaklanırsan, zaten onlar da yetmemeye başlar."
* Oprah Winfrey


Geçtiğimiz ay mevzulardan konuşmuştum, bu ay yine duygulara dönmeye karar verdim. Hatta hep bu şekilde devam etmeyi düşünüyorum. Çünkü belli ki hissettiklerimde çoğu zaman yalnız olmuyorum, biraz da hepinizle tanışıyormuş gibi hissediyorum. O yüzden böyle devam. :)

Ayın başlangıcında biraz karamsar belki de biraz kafası dolu bir şekildeydim. Hani bazen yapmak istediğiniz onlarca hatta yüzlerce şey vardır. Fakat, bahane üretirsiniz ya da gerçekten şartlar oturmadığı için eliniz kolunuz bağlanmıştır. Aynı buydu işte hissettiklerim. Hatta konuşmadığım, görüşmediğim, danışmadığım kişi kalmamıştı çevremde öyle diyebilirim. Bunlara rağmen fikir alış verişi de insanı bir süre sonra yoruyor. Her gece kafanızda 40dan fazla tilki dönüyor, kuyrukları da birbirine değmiyor düşünsenize, çıldırırsınız! :) Ben de bu düşüncelerle birlikte kendime hedef listesi oluşturdum. Tıpkı geçen aylarda yaptığımız minimal mutluluk gibi.
Hedef listesini gerçekten bir gün tamamlayıp, daha üst hedeflere çıkmak istiyorum ama henüz yolun başındayım sanırım. Bu yüzden liste, köşede bir yerde minnoş minnoş duruyor. :)

Düşünceler bir kenara gittikten sonra, bir de bazı insanların iki yüzlülüğüne şahit olduğum bir ay geçirdim. Ya ben toz pembe bir gözlük takıp, yaklaşan yanlış insanları fark etmiyorum. Ya da çok iyi kendilerini kamufle ediyorlar. Gerçi evet ya, ben çabuk iyi niyet gösteren bir insanım. Kim olduğuna, nasıl olduğuna bakmadan iyi olabiliyorum. Kötü bir huy ama maalesef. Hatta bunun minik gıybetini canım kızçelerim morduslerkitapligi ve thesaglams 'la da yaptık. İnsanlar tuhaf. Biri geliyor, çok iyi davranıyor sanıyorsunuz ki iyi kalpli. Ama tam tersi sizi sömürüp, daha sonra da kıskanıp çakmanız olmaktan başka bir şey yapmıyor. Biri geliyor, sanırsınız bir abla gibi fikir verir destek olur. O da tam tersi öyle bir psikolojik etki bırakıyor ki, kıskançlık değil bu bence. Yoluna taş koymak. Bu tür kişilerin yaptıklarına gerçekten inanamamaya başladım. Şu blogu açtığımdan beri bir yardım isteyeni geri çevirmişliğim olmadı, bilmediğim şeylerde bile başka birisine yönlendirmekten hiç gocunmadım haset de duymadım. Kimse mükemmel değil, kimse kimseden de üstün değil. Böyle şeyleri düşünmeye, "o benden iyi olacak, engellemem lazım" mantıklarına ne gerek var? İnanın, bilmiyorum. Diyorum ya tuhaf tipler, tuhaf karakterler. Neyse ki geç de olsa yüzleri gördük ve hayatımızdan temizlik yapabildik. Şükür.

Tam bu sırada ayın kelimesi olarak bahsettiğim ŞANS ortaya çıktı. Aslında tek bir şeyde de değil, aklımdan geçen her şeyde teker teker oluştu bu durum. Özel yaşam, iş yaşamı, yani akla gelebilecek her alanda hatta.Ve hani derler ya; ummadığın bir anda olur diye. Hiç beklemediğim zaman hepsi üst üste güldürdü yüzümü. O an anladım ki; meğerse şans da varmış inanç da umut da... Şansı biraz fırsatları değerlendirerek, hatta bir anda gaza gelerek siz de oluşturabiliyorsunuz. İnanç hep var olmalı zaten, ama bazı durumlarda gözden kaçtığında tekrardan akla getirilmesi gerekiyor. Umut deseniz, hep umudumuz daim olsun olmasına da, en güzel şeyler umutsuzken olmuyor mu sizce de? Ya da bana hep böyle denk geliyor, bilemedim şimdi. :)

Anlayacağınız ayı da mutlu mesut kapattım. Ayın yarısında düşündüklerimi, ayın sonunda farklı bir bakış açısıyla gerçekleştirebileceğime daha çok inanıyorum artık. İnsanın mutlu olduğu yerde, mutlu olduğu işte, mutlu olduğu insanla veya insanlarla olması kadar mükemmel bir şey daha yok. Böyle olduğu zaman hayata karşı daha istekli oluyorsunuz ve her geçen gün daha iyi bir hale geliyorsunuz. Belki böyle düşünmeye sizde ben gibi zamanlardan geçerek başlayacaksınız, ama size tavsiyem kendinize bir iyilik yapın ve her ne istiyorsanız hayalinizde ne yer alıyorsa hemen başlayın. Çünkü geçen günlerin telafisini yapmak da mümkün değil. Yıllar geçtikten sonra aynı hevesin kalması da...

Ayın cümlesinde olduğu gibi, ne kadar da olumsuza odaklanırsak o kadar onları çekeriz ve aslında kazandıklarımız, sahip olduklarımız hiç yetmemeye başlar. Bu yüzden hayatımızda maddi manevi tüm varlıklara şükretmeli sonra da yolumuzu çizmeli.

Ağustos nasıl geçer bilemiyorum ama, bu ayda da o şansın devam etmesi tek dileğim. Gerçi Ağustos biraz bana kitap da okutturursa çok makbule geçer. Çünkü yine 2 aydır Franz Kafka bitirmeye çalışıp bitiremiyorum. O yüzden evrene bu dileğimi de yollayayım. Zaten Temmuz ve Ağustos olarak okunanlar yazısı paylaşırım sizinle, onları da birlikte yorumlarız yani o açıdan içim rahat. :)

Evet gelelim sadede, bu kez az ve öz olsa da Temmuz kritiği yazısında bendeniz Kübra ile birlikteydiniz. Okuyup eşlik eden herkese teşekkürler, yine buralarda olacağım.
Hoş kalın, hoşça kalın canımlar. ♥️

6 yorum:

Yorumlarınızı bekliyoruz

Blog Kesifleri/Mim

Dikkat Bu Bir Mim Yazısıdır-8: İnsan Ne ile Yaşar?

Temmuz 28, 2018 Ruhuna Renk Kat 6 Comments


Herkese uzun bir aradan sonra merhaba! :)
Bu sıralar yoğunluktan ve akşamları iş çıkışı gelip filme, diziye dalmaktan buralara yeteri kadar ilgi gösteremedim. O yüzden hazır da bir mim varken, size hal hatır sormalı uğrama yapayım dedim. Keyifler yerindedir inşallah. Bende epey yerinde, ayın kritiği yazısında daha da detaylı konuşuruz artık. :)

Birpembesever'in Tuğçe'si bol düşünmeli bir mim başlatmış. "İnsan ne ile yaşar?" diye sormuş ve çok sevgili şefim Herteldensef de beni burada mimlemiş. (Kendisine kocaman kalp💙) Ama yazarken zorlandığımı söylemeden geçemem, çünkü düşündükçe belli bir süre sonra tüm hayatı sorgulamaya başlıyorsunuz. Her neyse sizi de çok bekletmeden şöyle ufka baka baka "Bence insan..." diyerek söze dalmak istiyorum.



Bence insan...


"Saygı"yla yaşar. Önce kendine, sonra karşısındakine, en sonunda da dünyada olan bitene... Bizim en çok unuttuğumuz bu aslında. Saygı kelimesi lügatımız da yok gibi davranıyoruz, görmezden geliyoruz. Aynaya bakınca gördüğümüze saygımız olsa değişir belki, her şey. Geçmişimizle, hayallerimizle bir bütünüz. Ne kadar yanlışlar da yapmış olsak, ne kadar harika işlere imza da atmış olsak böyle tamamlanıyoruz aslında... O yüzden diyorum ya, saygı çok önemli. İster bencillik densin, ister başka bir şey. Önce kendimiz.
Ben; kendimi olduğum gibi kabul edersem ve saygı duyarsam, karşımdaki insanı da anlayabilirim. Ona da saygı duyabilirim. Bakın bu olgunluktur. Birini yargılamadan, birini dibe vurmadan onun düşüncelerine, düşlediklerine saygı duyabilmem ise; erdemdir. Üstelik bunlar parayla edinilebilecek, zor elde edilecek şeyler de değil. Hani bazı şeylerden uzak durmak için bahaneler vardır ya, bunun hiçbir bahanesi yok bence. Her an gerçeğe uyarlanabilir. 
Sadece sözler ve akıldakilerle de sınırı olmayan bir şey, saygı. Birine değer vermek de saygı, hatta ona hal hatır sormak da saygı, gülümsemek de saygı. Yardım etmek de, birinin elinden tutup ve sırtını sıvazlayıp ona destek olabilmek de saygı. Önemli olan bu inceliği biraz da olsa gösterebilmekte saklı...

Bence insan...


"Sevgi"yle yaşar. Gözünün gördüğü, yaratılmış olan her şeye sevgi ile yaklaşarak... Belki de Sait Faik'in dediği gibi; "Bir insanı sevmekle başlayacak her şey..." Kim bilir? Bir çiçeği, bir kediyi, bir kitabı veya bir müziği, aklınıza gelen her ne varsa hepsini sevmekle başlayacak her şey. İçinizdeki sevmek duygusu aslında o kadar güçlü ki, sadece bazılarında gizli kalmış bazılarındaysa gösterilmekten çekinilmiş. Hepsi bu. Kalbinizde nasıl bir güzellik taşıdığınızın farkında değilsiniz.
Korkmamak lazım. Sevgimi göstermek beni küçültmez, tam tersi yüceltir. Bir şeyi kalbimin aldığı kadar sevmek, beni korkutmaz daha da yüreklendirir. İşte bu yüzden "sevgi" geri planda bırakılması gereken bir duygu değil. Bazen denir ya; "bu kadar sevdiğini belli etme." diye... Edin, edelim. Karşınızdaki hangi sıfata sahip olursa olsun sizde ki sevgiyi görür veya görmez orası muamma ama, en azından o sevgiye gerçekten değip değmediğini yanınızda nasıl durabildiğiyle anlarsınız. Hatta böyle kendi dünyanızın sınırlarını siz çizebilirsiniz. 
Sevin, gözünüzün alabildiği tüm güzelliği doya doya sevin ve hiç korkmayın. Hayat her haliyle sevgiyi hak ediyor. 

Bence insan...


"Hayal"leriyle yaşar. Eminim ki bunu okuyan herkesin bir tane bile olsa hayal kırıklığı vardır. Peki bu kırıklıklar bizi güçsüz mü yaptı? Ya da bunlar olduğu için hayal kurmaktan vazgeçtik mi? İkisinin cevabı da, koskocaman bir hayır. Ne kadar vazgeç-miş gibi yaptığımız anlar da olsa, yarın ne yapacağımızı düşünmek bile bir hayal aslında. Yani işin aslı, hayallerden vazgeçmiyoruz.
Kafamızı yastığa koyduğumuzda düşündüğümüz her şey bizim bir parçamız. Olmak istediklerimiz, yaşamak istediklerimiz hatta söylemek istediklerimiz de hayallerimizin içinde... Gerçekleşmesi için çabalamak da bizim elimizde. 
Hepimiz hayal kurabiliriz, ama azımız hayallerimiz için bir adım atabiliyoruz. Biraz düşmekten korkuyoruz, biraz boşa kürek çekmekten... Oysa bunlar bile o uğurda bize o kadar çok şey katacak ki... Göremiyoruz, belki de kaçıyoruz bunları görmekten...
İşte bugün bir hayal kurmak lazım. Bırakalım tüm korkularımızı bir yana, bugün çok istediğimiz bir şeyi düşünerek uyuyalım mesela... Sonra sabah olunca da o hayalimiz için bir şey yapalım hemen, öylece bırakıp gitmeyelim. Bakın görün nasıl değişecek her şey.

Ve bence insan...


Çok kısa ve öz bir şekilde "anları ve anıları"yla yaşar. İkisinin arasında tek bir harf fark var belki. Ama anlamı çok fazla. 
Buraya acıları ve tecrübeleriyle de demek istedim. Yine de en güzeli "an ve anı" oldu. 
Hayat, upuzun gözüken kısacık bir an. Bir nefes belki. 1 sene sonra da bir an, yarın da, şu an geçen saniyeler de bir an. Ve o anlar nasıl geçti? Sorulması gereken tek soru bu. Her gün cevaplamanız gereken tek soru hatta. Dolu doluysa ne mutlu. Acısıyla tatlısıyla da olsa o an yaşadığınızı hissettiyseniz ne mutlu. Acılar büyütür, güzellikler de o acılara geri dönüp bakınca gülümsemeyi öğretir. "İyi ki yaşadım" dedirtir yani. Gerçekten de iyi ki yaşanmıştır. Şu an olduğunuz kişi yaşadığınız her andan oluşan bir bütün çünkü... O yüzden hiçbir yaşanmışlığınız için pişman olmayın. Onlar en kıymetli hazineniz aslında...
Ve anılar...
Biriktirin; vaktiniz varken en güzellerini derleyin toplayın ve aklınızdaki gizli sandığa kilitleyin. Onlar da anlar gibi, ama çok daha özeller. Çünkü bir tek size aitler ve başka birisine anlattığınızda sıradan olanlar içinizde fotoğraf karelerinde olduğu gibi bir hikayeye sahip. İşte o hikayeleri biriktirin, bir gün yazsanız roman olacak kadar saklayın. Tekrarları yok, şimdi tam zamanıyken hiçbir anınızı es geçmeyin.

Neyle yaşardı insan sahi? Saygı, sevgi, hayal, an ve anı dedik... İnsan; hepsinden biraz olsun isteyerek, ama daha çok tüketerek yaşar sanırım. Bunları biraz düşünelim...Düşünmek iyi gelir.

> Mim için de okuyan ve yapmak isteyen herkes davetlidir.
Sevgiyle kalın canlar...♡

6 yorum:

Yorumlarınızı bekliyoruz

Tarifler/Mutfak

Yazın Ferahlatıcı İçeceği: Erik Suyu Tarifi

Temmuz 17, 2018 Ruhuna Renk Kat 10 Comments


Yine bir tarif yazısıyla selam a dostlar. :)
Şimdi limonatayla başlamışken, kendimizi durdurmayalım ve tam gaz devam edelim istedim. Sırada da yine geçtiğimiz yaz aylarında sunduğum erik suyu tarifiydi. Kendisini çok severim, belki limonata kadar ünü yok ama ev yapımı olduğunda tadına doyulmuyor. Üstelik tam da mevsimiyken, ıımm. :P

Sizi de çok bekletmeden hızlı bir şekilde malzemelerine geçelim, hemen şu havaların harareti üstümüzden gitsin. :) Bu arada çocuksu bardağımla ve yapbozumla sevin beni. :))



Malzemeler: 


-500 g. (Yarım kilo) kırmızı erik
-1 su bardağı şeker
-2 litre su (içme suyu olmasına dikkat edelim)
-İsteğe bağlı olarak; birkaç adet karanfil. (farklı bir aroma katıyor, deneyebilirsiniz.)

Yapılışı: 


Su ve şekeri iyice tencerede karıştıralım, daha sonra erikleri ekleyelim.
Ocağın altını yakalım ve kısık ateşte kapağı tam olarak kapatmadan kaynamaya bırakalım. (Kapağı tam kapatırsanız hem taşabilir, hem de vitamini gidebilir aman bu kısma dikkat!)
10 dakika kadar geçince eriklerin yumuşadığını göreceksiniz.
Bir 5-10 dakika daha kaldıktan sonra (eriklerin özünün geçmesi için yapıyoruz, yoksa fazla bekletmeye gerek yok) süzgeçten geçiriyoruz.
Ilıklaştıktan sonra buzdolabına koyuyoruz. Erik suyumuz hazıır. :)
Kalan erikleri de çöpe atmıyoruz, marmelat veya komposto tanesi gibi yiyoruz, ee malum her şeyde ayrı vitamin var. Tadı da nefis oluyor. :)

İşte böylelikle; büyük küçük herkesin severek içebileceği buz gibi bir yaz içeceği oluyor. Herkese afiyetler olsun, şifa niyetine. :) Deneyenlerin de yorumunu şimdiden merak ediyorum. :)

Not 1: Buradaki şeker ve su ölçüsü kişinin yoğun kıvamlı veya şekerli beğenisine göre azaltılıp, arttırılabilir.

Not 2: Kalorisi düşük olduğu gibi, günlük A ve C vitaminini karşılamaya da yardımcı bir meyvedir. İçerdiği potasyum oranıyla kemik gelişime yararlı, kaslara özellikle de spor yapanlar için faydalıdır. Kan şekeri dengeler, görmeyi kuvvetlendirir. Daha saysam mı acaba? Öyle işte, aklınızda bulunsun bunlar. :)



10 yorum:

Yorumlarınızı bekliyoruz

Dizi/Film,

Limonata Tadında Film Maratonu-Film Yorumları #1

Temmuz 05, 2018 Ruhuna Renk Kat 18 Comments


Merhabalar canlar!
Film maratonu tam gaz devam ederken, izlediklerim hakkında yorum yapmak çok istiyordum. Aslında içlerinden en beğendiklerimi yazmayı düşünmüştüm. Fakat bu çok uzun ve blogu filmden ibaret bir hale dönüştürebileceğinden dolayı maratonun devamı ve yorumu niteliğinde beşer filmden oluşan 6 seri yapmak daha mantıklı geldi.

Üçlemenin ilkinde ilk 5 filmin kendimce yorumlarını ve aklımda kalan yönlerini anlatacağım. Bir de kendimce 5 üzerinden yıldızlı oylamamı yapacağım.
O zaman bir an önce başlayalım, ne dersiniz?


1. Hacksaw Ridge-Savaş Vadisi (⭐⭐⭐⭐⭐)


İlk izlemek istediğim bu filmdi. Fragmanı beni çok etkilemişti ve diziler programlar olsun biraz aksiyon arayışındaydım, o yüzden birinci sıraya koydum. İyi ki de koymuşum! Mükemmeldi, harikaydı, çok beğendim, iliklerime kadar duygularımı hissettim.

"Diğerleri toplanıp geri dönüyordu, bir adam kaldı." O adam da Desmond Doss oldu. Filmin konusu bildiğiniz gibi, savaş. 2.Dünya Savaşı sırasında askere silah tutmama yeminiyle giden bir sıhhiyenin hikayesini anlatıyor. İşin en ilgi çekici yanı; bu uyarlama da değil. Birebir gerçek hikaye. Hatta film sonunda hikayeler ve görüntüler geliyor gerçek Desmond Doss'tan, izlerken içimden "ya aynısı sanki" dedim. O kadar benzetmişler ki karakteri. Andrew Garfield rolünün hakkını sonuna kadar vermiş. Adeta gülümsemesi yetiyor umut vermeye...



Önce küçümseniyor, hatta silah tutmadığı için askerlikten gönderme amaçlı caydırılmaya çalışıyorlar ama Desmond asla inancından, karakterinden ve geçmişinden taviz vermiyor. En sonunda da ondaki dirayeti görenlerle birlikte savaşa katılıyor. Ve öyle şeyler yapıyor ki, çok spoiler vermemeye çalışayım ama tabiri caizse bir kahraman oluyor. Ben o son sahnelerde gözyaşlarımı tutamadım. Defalarca da izleyebilirim, 2 saatten uzun sürseydi yine de izlerdim.
Ama en çok da Smitty üzdü beni. :( İzleyenler de eminim anlamıştır. O tipte karakterler en başta itse de sonradan beni kendilerine çok bağlıyorlar. Ah Luke Bracey ah diyeyim, susayım.

Film karakter hikayesini anlattığı kadar, savaşı da öyle iyi tarif etmiş ki, ürperiyorsunuz üzülüyorsunuz ve canınız yanıyor. Sonuç olarak izleyin, asla pişman olmayacaksınız.

2. İftarlık Gazoz (⭐⭐⭐⭐)


Bir Cem Yılmaz klasiği ile devam ediyoruz. İftarlık Gazoz'u ramazan bitmeden özellikle denk getirip izledim. Aslında konusu bence çok derin, onu çok özetlemek isterdim. Fakat "gül, düşün, ağla" diye tek kelime ile de anlatabilirim.

Ölüm orucu tutan Adem'in çocukluğuna dönülüyor, o güzel ramazan akşamları, 70'li yıllar, samimiyetler dostluklar anlatılıyor. Yeri geliyor gülüyorsunuz, yeri geliyor hüzünleniyorsunuz. Büşra bana izlemeden önce "çok ağlayacaksın, peçeten yanında olsun" demişti. Ben bu kadar olacağını düşünmüyordum, ama evet sonunda çok ağlıyorsunuz.



Ben aslında bir yıldızı neden kırdığım kısma geleceğim. Film iyi, güzel, ama sonu ne kadar ilk kısımla bağlantı kopmadan bitmiş olsa da, ben o sonu hiç görmemek isterdim. Dizinin tüm neşesi bir anda bu şekilde kesilmemeliydi belki, bilemiyorum. Ayrıca animasyon efektinin de araya sızması olmamış gibiydi. Tabii bunlar benim görüşüm, ama iki sebepten dolayı da gözümde 4 yıldızlık güzel bir film yerini almıştır. İzlemenizi tavsiye edebilirim, bende ki eksi yönlerine rağmen keyifli ve duygulara yönlendiriciydi.

3. Your Name-Senin Adın-Kimi No Na Wa (⭐⭐⭐⭐⭐)


İlk izlediğim animeyi öyle gururla, öyle bir mutlulukla anlatabilirim ki... Ya çok güzeldi, çok keyifliydi, çook anlamlıydı. Tüm oyları, yıldız ve kalpleri hak ediyor bence. Anime-manga severler mutlaka izlemiştir ve izlemeyenler de eminim izlediklerinde çok sevecektir.

Öncelikle ben hiç anime izlememiştim, sevgili blog sözlükten best'im Yaşar yani Land ilk tanıştığımız zamanlardan beri anime önerileri sunmuş ve bir türlü başlayamamıştım. Ama neden diye bir sorun? Çünkü ben kore dizileri ve animelere başlamaya korkuyorum, biliyorum ki saracağım. Daha sonra da diğerleri hak getire olacak, o yüzden elimdekilere öncelik verip bitirmeye çalıştım bunca zamandır. Taa ki bunu izleyene kadar. :) Şimdi geç mi kaldım ne oldu diye sorguluyorum kendimi. :) Ve bir heyecanlanma sebebim de BTS grubunu illa biliyorsunuzdur, orada ki Jeon Jungkook yanı nam-ı değer gönlümün davşanı, kookiesi de bu animeyi çok seviyormuş. İtiraf edeyim ki; bazı kısımlarda onu hayal ettim, onun da izlerken aynı sevinci duyduğu hissiyle izledim. :)🐰



Daha da ruh halimden bahsetmeden hemen filmin konusuna geçeyim:
İki ana karakterimiz var. Taki ve Mitsuha. Mitsuha kırsal kesimde yaşayan liseli bir genç kızımızken, Taki de Tokyo'da yaşayan liseli bir genç erkeğimizdir. Mitsuha Tokyo'da yaşamayı hayal ediyorken, bir sabah farklı bir şey olur ve kendilerini birbirlerinin bedeninde bulurlar. Ya ben o kısımları ilklerde anlayamadım, ama daha sonra konuya hakim olmaya başlayınca devamını acayip bir merakla izledim. İlk başlarda çok güldürdü, kahkaha attığım o kadar kısmı var ki. :D Özellikle de Mitsuha'nın bedeninde uyanan ve her sabah kardeşine yakalanan Taki'nin bölümlerinde, eminim izleyenler de tahmin etmiştir. :D
Yalnız sonunda evlendiklerini veya yan yana olduklarında geçirdikleri vakti görmek çok isterdim. Çünkü o kadar güzeller ki, ya izleyin işte ben burada ne kadar anlatsam az kalacak. ♥️  Özet olarak;10 numara 5 yıldız dedikleri. :)

Ve sonlandırmadan da bir alıntı paylaşmak istiyorum. Çok hoşuma gitmişti bu kısım.

Birbirlerine yaklaşırlar, şekil alırlar, sarmalanırlar, düğümlenirler, çözülüp koparlar, sonra tekrar kavuşurlar. Buna Musubi denir. Yani zaman...
Bir zaman kavramı daha güzel nasıl anlatılabilirdi, bilemiyorum. Aşk da zaman gibi değil midir hem?

4. Bright (⭐⭐⭐⭐)


Gelelim merakla beklediğim listemde bulunan Netflix yapımı filmlere... Bu filmi iki sebepten listeme almıştım; Netflix yapımı oluşu ve başrolünde ki Will Smith.. Kendisini pek severim, netflix de bu sıralar çok ilgimi çekiyor. Geçenlerde araya sıkıştırıp Ibiza filmini izlemiştim o da "eh" dedirtecek bir filmdi, ama müzikleri mü-kem-mel! Özellikle San Holo-Light 'ı şiddetle tavsiye ederim. Youtube üzerinden dinlemek isterseniz de şarkı adına tıklayarak ulaşabilirsiniz. Her neyse, böyle böyle filmleri sömürüyorum anlayacağınız.



Filmin konusundan önce neden 4 yıldız oluşunu söyleyeyim. İlk 30-40 dakikada odaklanmakta olsun, ilgi konusunda olsun çok zorlandım. Daha sonrasında film akıcı bir hale geldi benim gözümde.
Olayımız da şu; Darly Ward ve Nick Jakoby (ork) polistir ve görev sırasında bir ork Ward'ı vurmaya kalkışır. Konuda bundan sonra gelir, onların zorunlu ekip işi aslında birer arkadaşlığa ve maceraya dönüşür. Peşi sıra elfleri ve brightları da içine alır. Sonrasında her şey tam da istediğim gibi "bol aksiyon"! :) Ama Tikka çok tatlıyken, Leilah karakteri de bir o kadar lanet bir karakterdi. Ve Nick en birinci ork bence, sonda ki sahnede çok güldürdü. Kralsın! :)

Bana izlemeli miyim diye sorarsanız; izleyebilirsiniz vakit kaybettirecek bir film değil hatta imdb puanı 6.4 ve neden o kadar düşük anlayamadım. Çünkü vasat bir film kesinlikle değil, tamam kabul süper ötesi de değil ama izlenir yani sevilebilir de. Neyse o da izleyicinin yorumu. :)

5. Annihilation-Yok Oluş (⭐)


O tek yıldız ne öyle dediğinizi duyar gibiyim. Hiç yıldız koymamaktan iyidir diye düşündüm. Bu film için 3İ belirledim. İğrenç, İzlemeyin, İzlettirmeyin!

Yine bir netflix yapımı, yine harika bir başrol oyuncusu fakat film, of yani nasıl desem bilemiyorum. 2 saatime üzüldüm. :( Lena'nın eşi Kane bir göreve gider, bir sene sonra geri döner. Eski Kane değildir tabii, sonra bunlar yakalanır, bir araştırma bölgesinde kalır. Ardından Kane ölmek üzereyken Lena parıltı denen ve giderek yayılan bölgeye 4 bilim kadını ile birlikte girmeye karar verir. Mevzu şudur ki parıltının duvarlarından giren kimse geri dönememektedir. Spoiler vermeme gibi bir kaygım yok o yüzden rahatça anlatacağım, çünkü size izlettirmeye niyetim yok tavsiye de etmiyorum. :) Filmin zaten ağır ilerlediği gibi sonu çok abuk bitiyor, 4 kadınlardan bazıları ölü bazıları kayıp , Lena desen asıl Lena gelmişti ama bu Kane'in çakmasının yanında duran Lena da kim, fener patladığında her şey bitmemiş miydi gibi bir çok soru işareti bıraktırdı. Yani kendilerince İnception mu yapmaya çalıştılar ben bir türlü anlayamadım, ama buna kafada yormak istemedim.



İnstagram üzerinde epey yerdim filmi, çünkü bana göre kaçıncı asırdan kalma efektleri, uzaylı kılıklı saçma bir alüminyum adamı, korkunç bile olmayan sahneleriyle izlemek çok sıkıcıydı. Bazı yerler öyle kopuk ki, "ne alaka ya" dedim. Hatta bazı takipçilerim de çok eleştirdiğimi bile söyledi. :D Sevmedim arkadaş, dürüst bir bloggerım ben. He derseniz ki boş vaktim çok izleyip bir de ben yorum yapayım. Buyrun efendim, iyi seyirler umarım siz zevk alırsınız diyebilirim. Bu benim kendi yorumum. Ve Natalie Portman gibi güzel duru bir kadın bile kurtaramamış. Bright 6.4 puanlıyken bunun nesi 7 onu da anlamadım, ne yapalım önümüzdekilere bakacağız. :)

Yani maratonun ilk 5lisi böyleydi. Sırada Ayla, Dangal, Doctor Strange, La La Land ve Blade Runner var. Açıkçası hepsinden de çok umutluyum, 5er yıldızları hepsine hediye etmek istiyorum burada ama bakalım nasıl olacak bir sonraki yorumlamamda görüşmek üzere o zaman, maratona devam edenlere iyi seyirler. :)
Maratonda neler var hala okumadıysanız buraya tık yapabilirsiniz. :)

18 yorum:

Yorumlarınızı bekliyoruz